Yusuf Atılgan, 27 Haziran 1921’de Manisa’da doğdu. Annesi Avniye Hanım, babası ise bir tahsildar olan Hamdi Atılgan’dı. Ortaokulu Manisa Ortaokulu’nda okudu, 1936’da bu okulu bitirdikten sonra öğrenimine Balıkesir Lisesi’nde devam etti. 1939 yılında buradan mezun oldu ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne girdi. İkinci sınıftan sonra askeri öğrenci olarak okuduğu bu okulu 1944’te bitirdi. Bitirme tezinin konusu “Tokatlı Kani, Sanat, Şahsiyet ve Psikoloji”ydi.1945’te edebiyat öğretmeni olarak Maltepe Askeri Lisesi’ne girdi. Ancak üniversite yıllarında Komünist Parti’yle ilişkili olduğu gerekçesiyle on ay hapse mahkum edildi. 1946’da, cezası bittikten sonra Manisa’da bir köyde yaşamaya ve çiftçilikle uğraşmaya başladı. Yaşadığı Hacırahmanlı Köyü’nün spora kulübünün kurulmasında aktif rol aynadı. 1976 yılında İstanbul Kanatlarımın Altında’a döndü.
Atılgan, İstanbul’a yerleştikten sonra 1980’de Milliyet Yayınları’nda ve Can Yayınları’nda çalışmaya başladı. Danışmanlık ve redaktörlük yaptı.
Yazar, Türk Edebiyatı’na birçok önemli eser kazandırdı. Romanları “Aylak Adam” (1959), “Anayurt Oteli” (1973), “Canistan” (2000), öyküleri “Bodur Minareden Öte” (1960), “Eylemci” (1992), çocuk kitabı “Ekmek Elden Süt Memeden” (1981) ve K. Baynes’in kitabından çevirisi “Toplumda Sanat” (1980) idi.
Atılgan, Canistan adlı romanını yazarken 9 Ekim 1989’da Moda’daki evinde kalp krizi sonucu öldü. Ölümünün ardından yaşadığı Hacırahmanlı Köyü’nde 1990 yılında “Yusuf Atılgan Halk Kitaplığı” kuruldu. Ayrıca sevenleri tarafından yazılan yazılar ve roportajları “Yusuf Atılgan’a Armağan” (1992) adlı kitapta toplandı.
Atılgan, yazılarını bazen “Nevzat Çorum” ve “Ziya Atılgan” adlarını kullanarak yazardı. Tercüman Gazetesi’ nin açtığı 1955 tarihli öykü yarışmasında Nevzat Çorum adıyla yazdığı “Evdeki” öyküsü birinciliği, Ziya Atılgan adıyla yazdığı “Kümesin Ötesi” öyküsü de dokuzunculuğu elde etti. “Aylak Adam”, 1957-1958 Yusuf Nadi Roman Armağanı’ nda ikinciliği kazandı. Şiirleri ve öyküleri birçok dergide ve gazetede yayınlandı.
1946 yılında Manisa’da köy hayatı yaşamaya başlayan Atılgan burada ilk evliliğini gerçekleştirdi. Daha sonra ilk eşinden boşandı, İstanbul’a yerleştikten sonra 1976’da tiyatrocu Serpil Gence ile evlendi. Bu evlilikten bir çocuğu oldu.
Yusuf Atılgan’ ın romanlarının Türk Edebiyatı’ndaki yeri çok önemlidir çünkü Atılgan, yalnızlık ve yabancılaşma konularını en cesur ve başarılı şekilde işleyen yazarlardan biridir. Modern akımın öncülerindendir. Özellikle “Aylak Adam” ve “Anayurt Oteli” nde mükemmel iç gözlem yeteneği sayesinde bireyin kopmuşluğunu ve iletişimsizliği çok iyi anlatır. “Anayurt Oteli”, 1987’de Ömer Kavur tarafından sinemaya aktarılmış ve çok başarılı olmuştur.


"Yusuf Atılgan, insanın gizemli tarihini edebîleştiriyor..."
Edebiyat, kullandığı kelimelerin manasını yeniden fark ettirir insana.
Kelime bir kök hücredir adeta; içinde dışarı çıkmaya hazır ifadeler, cümleler, duygular barındıran bir güç vardır, yeni çoğalmalar sağlayan.
Esas olan kelimedir ve yazar da buna (bu güce) hâkim olan kişidir.
Bir kelime bir dünyayı ifade edebilir, tek bir kelime bile devrim yaratabilir.
Kelimenin gücü içinde ezoterik bir çekirdek de vardır aslında. Ve bu da, insanın gizli tarihinin edebiyat tarafından ortaya çıkarılmasını sağlar.
Yazar, başka tarihlere pek yüz vermez zaten; duygunun, acının, hüznün, aşkın ve sevginin tarihiyle ilgilenir çünkü o. Edebî maharetini bunlara eklemlendirir.
Yusuf Atılgan, yeni baskısı yapılan Bütün Öyküleri adlı kitabında, insan kalbinin derinliklerine sızarak, insanın gizemli tarihini edebîleştirmiş. Öykülerdeki edebî örgüye dikkatle nüfuz ettiğimizde, yazarın, insanın muammasına ne kadar nüfuz ettiğini de anlıyoruz.
Yusuf Atılgan, insanın içinin, dışıyla olan tüm bağlantılarını; mana, içerik ve biçim olarak edebî bir süreçten geçirerek, insanın tarihini ortaya çıkaran büyük bir adım atmış öykülerinde.
Bütün Öyküleri okudukça, bilinen ve ezberimizde kemikleşmiş bir biçimde yer alan gerçeklik anlayışımızın (kavrayışımızın) adeta bir ışık hızıyla nasıl ayağımızın altından kayıverdiğini de görüyoruz.
Bu öykülerde yer alan mekânları, zamanları ve eylemsel olguları bilmemize rağmen; Yusuf Atılgan, bütün ezberimizi bozarak, bize alanlar kaydırtarak, insanın gerçekliğiyle ilgili yepyeni şeyler öğrenmemize vesile oluyor:
“Şimdi tıkır tıkır işleyen saatların arasında saatçının canı sıkılıyordur. (Ben de sıkıntılıyım burda.) Gözlüğünü çıkarmış, gözüne büyütkeni yerleştirmiş, bir saatın bozuk yerini arıyordur. Saatların tıkırtısıyla içinin sıkıntısı arasında bir ilgi vardır sanki. Bu durmayan tıkırtı dünyanın düzeni gibi bir şeydir. Değişmez. Dursa sıkıntısı geçecek belki. Oysa bu sıkıntıyı yaratan kendisidir. Her sabah dükkâna girdi mi ilk işi birer birer bu saatları kurmaktır. İğrene iğrene yapar bu işi. Kurmayıverse olmaz mı? Olmaz? O zaman kendi kendisi olmaktan, saatçı olmaktan çıkar. Zorunludur bu.”
Yusuf Atılgan’ın öykülerinde; kasabada, köyde, şehirde yaşanan o büyük yalnızlık olayını, adeta cisimleşmiş olarak görüyoruz. Bu yalnızlığın her bir hücresine sinmiş ve uykuda bekleyen, dışarı taşmaya can atan özgürlük ise, insanın ancak edebiyat tarafından tarif edilebilecek tarihinin çimentosudur bana göre.
Yazar, öykülerinde bu bunaltıyı ve insani özlemi aktarıyor okuruna. Hem de mütevazı, destansı bir boyut içinde: “Acıydı. Okuldayken, ilkyaz geldi mi, öğretmen bizi demiryolu boyuna öteki köye götürürdü. Yolda gene lâle yaprağı çiğnerdik. Yazmayı öğrenseydim gizimi yalnız o bilecekti. Neden başka çocuklar öğreniyordu da ben öğrenemiyordum? Bir ‘A’yı bilirdim, bir de ‘O’yu. Bu ‘A’ derdim. Bütün kış yağmurda unutulmuş da basamakları çürüyüp dökülmüş, nasılsa bir tek orta basamağı kalmış eski bir zeytin merdivenini andırırdı. Bu da ‘O’. Tekerlek başlığının demir çemberine benzerdi. İki yıl gitmiştim okula. Bir gün başöğretmen anamı çağırtmış. Anam elimi tuttu, okuldan çıktık. Eve varınca, ‘–Boyu devrilesiler, dedi, istemiyorlar seni. Uyyy öksüzüm benim, uyyy!’(...)” Âşık olduğu kıza aşk mektubu yazamayan yoksul köy çocuğunu anlatır bu öykü.
Yusuf Atılgan’ın edebî olarak örgütlediği karakterlerin pek çoğunun içinde isyan var. Kendi kişisel devrimlerini gerçekleştirmek istiyorlar. Ama karşılarındaki düzeni, düzenlerin körlüğünü, karşı tarihin (toplumsal olanın) egemenliğini delip geçemiyorlar.
Yusuf Atılgan, yazmayı hissetmiş bir edebiyatçı, insani oluşun bağlantılarını ve duyguların akışını şefkatli bir biçimde ele geçirmeye çalışıyor kelimeleriyle; kendini, kendi yorumunu mümkün olduğu kadar ortaya koymadan yapıyor bunu; sonuçta, ince damarlara sahip bu edebîlik, hiçbir yazı kalıbına sığmayan rafine bir ifade çıkarıyor ortaya. Yusuf Atılgan’ın yazısında somutla soyut, gerçekle hayal gibi ayrımları ve konumlandırmaları aramak boşunadır bence. Sahip olduğu modernite anlayışı, onun coğrafyasına, topraklarına ait olan halk edebiyatı formlarıyla tam manasıyla öpüşmüş durumdadır zira.
Yeni kuşaklar Yusuf Atılgan’ı tanımıyor pek. Oysa son dönem modern Türk edebiyatının kaynaklarından biridir bana göre o.
Bu yüzden de Yusuf Atılgan’ın Bütün Öyküleri, edebiyat seven –hatta sevmeyen- herkes için bir başucu kitabıdır bence.
(Pakize Barışta - 09.05.2010)
"Aylaklayarak Varolmacılık ve Romanı
Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ı Üzerine"
Yusuf Atılgan bir mektubunda “Anlaşılan, bilinen anlamda bir yazar, açıkçası yazar değilim,” diye yazmış Enis Batur’a; ‘Aylak Adam’ yazılıp da yayınlandıktan yıllar sonra… Atılgan’ın kendisiyle ilgili bu teşhisini bir hayıflanmayla yapmadığı açık olsa da, takındığı bu acımasız tavır üzücü. Çünkü Atılgan, apaçık ki bir yazar; ancak bilinen anlamda bir Türk yazar değil – diyebiliriz… Okuyacağınız yazıda, Yusuf Atılgan’ın hayatı, kişiliği ve yazarlığından bahsedecek, ilk romanı ‘Aylak Adam’ı incelemeye çalışacağım.
Atılgan, 1921’de Manisa’da doğuyor. 1944’ te İÜ Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitiriyor. İki yıl sonra Manisa’nın Hacırahmanlı köyüne yerleşiyor ve 30 sene orada çiftçilikle uğraşıyor. 1976’da İstanbul’a dönüp 1989’da ölünceye kadar burada yaşıyor. 1961’de Serpil Hanım’la -ayrıntılarını Enis Batur’dan öğrendiğimiz ilginç bir sevda hikayesinin ardından- evleniyor ve Memet isminde bir çocukları oluyor. Öldüğünde yarım kalan ‘Canistan’ romanının yanı sıra, bol ödüllü öyküler ve kült mertebesinde iki roman bırakıyor: Aylak Adam(1959) ve Anayurt Oteli(1973).
Oğuz Demiralp’in Yusuf Atılgan’ı sevgiyle andığı ‘Bir Ayrıntının Ardında’ isimli denemesinde belirttiği gibi “İnsanoğlu’nda Atılgan’ın görebildiği yönleri gören, bizim yazınımızda azdır.” zira Atılgan, “insan ruhunun dehlizlerine inmiş, kötücüllük tohumlarını bulmuş gibidir”. Zaten; Atılgan, iki romanında da benzer konuları benzer karakterlerle işler: içlerinde kötücüllük tohumları kök salan, toplumdan kopmuş yalnız bireylerin yaşantıları. Arkadaşı Yusuf Çotuksöken’in yorumlarına bakılırsa, Atılgan’ın romanlarında biraz da kendini betimlediği/yerdiği/hicvettiği fikrini de kolayca benimseyebiliriz: “Yusuf Atılgan bende hep yalnız bir adam görünümüyle yer etti. Yalnızlığının kapılarını dışarıya kapatmış gibiydi. Kendi başına kurduğu yalnızlık evreninde bir başına dolaşırdı sanki hep.” Hacırahmanlı köyünden yakın arkadaşı Nazmi Dönmez’in sözleri de Yusuf Atılgan hakkında fikir verici: “Çok konuşmazdı, tartışmayı sevmezdi, köyünde yalnız yaşayan bir insandı. İnsan evrenin özünü bilemez, aklı sınırlıdır. Bugüne kadar her şey yazılmıştır. Bunların bilincindeydi o.”
Anlaşılan o ki, Yusuf Atılgan yalnızdı yalnız olmasına; ama yalnızlığı, mecburi bir yalnızlık değil; seçilmiş, tasarlanmış, özel olarak inşa edilmiş bir yalnızlıktı. İnsanlardan kaçmak değil, kendini insanlarla paylaşmamaktı Atılgan’ın yalnızlığı… Enis Batur’a göre “sıcak, yakınlık kurmakta kararlı, çünkü güdülerinin sağlamlığına inanan duygusal biri” idi Atılgan. Güven Turan’ın, Ülkü Tamer’in, Eray Canberk’in anlattıklarına bakılırsa, sohbet ortamında bulunmayı seven biriydi. Ancak; edebiyat çevrelerinin bu ünlü simalarının hemfikir olduğu bir husus da, Atılgan’ın anlatmaktan ziyade dinlemeyi tercih edişiydi… O her yerin yabancısıydı, hiç acelesi yoktu (Batur). Hayatın sınırları içinde daralan insanların yazarı; “iç dünya” denen şeyin de bir dıştan, bir yoksunluktan yapılmış olabileceğini hissettiren; darlığın, rutinin alanına çekilmiş; sıkıntılı içeriklerle uğraşan; “ben” demekte bile zorlanan biri (Gürbilek). “Kimse bir başkasına ulaşamaz, çünkü kimse kendi sınırlarına varamaz.” diye yazmış bir yazarın yalnız kalmayı tercih etmesi, herhalde oldukça anlaşılır, zaten “insan ancak oynayarak, o da olmazsa ölerek kurtulabilir”.
Yazmak, Atılgan için asla bir kurtuluş olmamış; hep bir yük olmuş sırtında… Enis Batur, arkadaşını şöyle anlatıyor; “yazı, en büyük huzursuzluk kaynağı oldu hep. Bahçedeki kuşun sesi bahanesi olmuştur. Kaçacak delik muhakkak bulurdu.” Son romanı Canistan’ı yıllar boyunca bitiremediğine, romanlarının arasında on beşer yıllık aralıkların bulunmasına ve Güven Turan’ın “Yunus Nadi Yarışması olmasa, Aylak Adam’ın da kolay kolay bitmeyeceğini” söyleyişine bakılırsa, Atılgan’ın yazarken pek de eğlenmediği kolayca anlaşılıyor. Zaten, ona keyif veren işler, kitap okumak, sinemaya gitmek ve oğlu Memet’le zaman geçirmekmiş (Bayram).
Edebiyat’la dolu geçen uzun ömründe Atılgan’ın niçin sadece iki romanla yetindiği, yazarın sıklıkla maruz kaldığı bir soru. Sorunun cevabıysa hazır: ‘Benim gerçek eserim, günlük yaşamımdır.’ Atılgan’ın bunu söylerken ne kadar samimi olduğunu bilemiyoruz tabii, ama ‘Aylak Adam’, edebiyatımızdaki ayrıksı ve ayrıcalıklı yeri, insani duyarlılığı ve ustaca kaleme alınışı ile okura Atılgan’ın gerçek eseri ile ilgili çokça ipucu veriyor. Yoksa Enis Batur’un da dediği gibi, ‘Aylak Adam’ bir imgeye değil bir yaşamaya mı dayanıyordu, anlatılmadan susulamayacak bir yaşamaya? Dahası, Demiralp’in söylediği gibi, “Aylak Adam Türk duyarlılık tarihinde bir dönüm noktası mıdır?” ya da genç ve edip yazarlarımızdan Hamdi Koç’un iddia ettiği gibi, “aya gönderebileceğimiz tek bir şey varsa, o da Aylak Adam mıdır?”.
‘Aylak Adam’, bir ismin bile çok görüldüğü C.’nin bir yıl boyunca başından geçen olayları anlatır. Kitap dörde ayrılmış ve her bölümde farklı mevsimlerde C.nin yaşantısı ele alınmıştır. Babasından kalan emlaklerden aldığı kiralarla çalışmadan geçinebilen C., gününü kitap okuyarak, kahvehanelere, restoranlara, barlara giderek, film izleyerek, bol bol yürüyerek, sanat çevresinden arkadaşlarıyla sohbet ederek ve durmadan düşünerek geçirir… C., toplumla uyuşamayan, ataerkil yapıya ait olamayan, iki kişiden kurulmuş toplumların “en iyisi” olduğunu düşünen ve bu uğurda ‘gerçek aşk’ı arayan; huysuz, sıkılgan, mutsuz ve ‘aylak’ bir adamdır. Romanın konu edildiği bir yıl boyunca C.’nin başından iki aşk macerası geçer. İlkinde üniversite öğrencisi ‘süssüz, sade’ Güler’den umduğunu bulamayan C., yaz aylarında gittiği pansiyonda karşılaştığı eski sevgilisi ‘ressam ve kişilikli’ Ayşe ile de olaylı bir aşk süreci yaşar. Ne var ki, C. aradığı gerçek aşkı bir
türlü bulamaz.
“Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi. İçimdeki sıkıntı eridi.” cümleleriyle açılan roman, girişinin okurda uyandırdığı umudun aksine, bir imkânın değil, bir imkânsızlığın romanı olarak sürer ve bir imkansızlık tasavvuruyla son bulur: “Sustu, konuşmak lüzumsuzdu. Bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti. Biliyordu; anlamazlardı.”
Romanın son kelimesi üzerinde duralım biraz. Romanı roman yapan bütün süreçleri; yazma ve okuma çabalarını hiçleyen, boşlayan bir kelime bu… Okur olarak bizler yani, Aylak Adam’ı anlayamayız. Onun da bize kendisini anlatma çabası nafiledir. Zaten Atılgan da farkında Aylak Adam’ın ne acayip bir mahlûkat olduğunun. Ne yaparsa yapsın, ne kadar uğraşırsa uğraşsın, Aylak Adam’ı anlatamayacak olduğunun farkında… (Bu Aylak Adam’ın erişilmez bir kişlik olduğu anlamına gelmesin. Bu durum daha çok, Aylak Adam’ın ruh dünyasının yazmakla içinden asla çıkılamayacak kadar karmaşıklaştığını gösterir.) Bu yüzden de zaten, romanın en doğurgan anlarını kısırlaştırıyor Atılgan, kısa kesiyor tabiri caizse. Oğuz Demiralp, bu durumu, biraz da Atılgan’ın kendi yapıtının varlığını küçümsemesi, yapıtı basit bir iletken durumuna düşürmesi olarak yorumluyor: “Yazma eylemini irdelemek için yazar-okur ilişkisinden önce yazar-yapıt ilişkisine bakmak gerek. Hele, yazar bildirişim umudu taşımıyorsa.” Yine Demiralp’in Goldman’den alıntı yaparak değindiği gibi; Yusuf Atılgan başkişisinin bilincini aşıyor. Bu, kendi yarattığı Aylak Adam karakterini lütfedercesine anlatmasından ve onunla içten içe dalga geçmesinden anlaşılabilir. Nurdan Gürbilek’e göre de, sıkıntılı bir dili var Atılgan’ın. Kelimelerin naçizliğinin, romanların gerçek hayatların yanındaki kifayetsizliklerinin bilincinde, kalemi de umudu da kırık bir yazarın dili…
Atılgan’ın dili dıştan beslenmiş, zengin, doyurucu bir dil değil; benzetmesiz, süssüz, neredeyse yoksun düşmüş, lise edebiyat kitaplarının ‘fakir’ diye niteleyeceği bir dildir…
Kısa, kesik, başı sonu olmayan bir tempo, sıkıntının temposu: Atılgan, dili, bu temponun hizmetine sunmuş gibidir; cümleleri tonuyla, temposuyla bu sıkıntıyı tekrarlar, dilde onun benzerini yaratır.
Atılgan’ın, Hacırahmanlı’dan dostu Nazmi Dönmez’in sözlerini hatırlayalım: “Bugüne kadar her şey yazılmıştır. Bunun bilincindeydi o.” Bu sıkıntı, işte bundan kaynaklanıyordu muhtemelen. Dünyayı değiştirmeyeceği müddetçe yazmak istemeyen, ama “yazmadan da susulamayan bir yaşama”nın mecbur kıldığı bir yazma eyleminden kaynaklanıyordu…
Ne kadar ‘sıkılarak, boş vermişlikle ve umursamazlıkla’ yazılmış gibi görünüyorsa da, Atılgan’ın Aylak Adam’da özgün bir üslup oturttuğu da gözden kaçırılmamalı. Benzersiz bir kahraman yaratmasının yanı sıra, bu kahramanı okura en iyi şekilde sezdirebilecek ifade yollarını da bir şekilde kullanıveriyor yazar. A. Ömer Türkeş’e göre, Aylak Adam’da her cümle, her sözcük yerli yerinde. Romanın anlatımında tekdüzelikten kurtulmak için, anlatı bazen birinci bazen üçüncü kişinin ağzından yapılıyor; mektup yazdırılıyor, günlük tutturuluyor (Naci). Okur da C.’nin sorununu, düşüncelerini, yaşam felsefesini ve duygularını kah C.’nin iç konuşmalarından, kah anlatıcıdan, kah C.’nin başkalarına söylediklerinden öğreniyor(Moran).
Bir karakter ve kişilik durumu olarak Aylak Adam’dan bahsetmeye başlamadan önce romana ve romanın ana kahramanına eleştirmenlerin yaklaşımları üzerinde durmak istiyorum. Kitap ile ilgili yapılan yorumların başlıcalarından biri, kitabın “zamanımızın kahramanı”nı çok iyi anlattığıdır (Naci). Bu yorum, başka birçok varoluşçu edebiyat ürünü için de yapılagelen, kanımca yetersiz bir yorumdur. Aylak Adam, herhangi bir zamanın, belirli bir mekanın ya da özel koşulların sebep olduğu bir yaratık değil; daha derindeki bir kimlik, daha içsel bir varlıktır. Demiralp’in ‘Bir Ayrıntının Ardında’da belirttiği gibi “yıllar bizimle birlikte geçmiş, Aylak Adam kalmıştır.” Çünkü Aylak Adam yalnızca yazıldığı yılların değil; neredeyse tüm zamanların kahramanı olagelmiştir. Bunu Yusuf Atılgan’ın romanın içinde “insan en çok kalabalık içinde yalnızdır” fikrinin anlamsızlığını vurgulaması ile de destekleyebiliriz. Zira Atılgan’ın Aylak Adam’ı, ne kadar insanlarla iletişim kuramıyor olursa olsun, bu iletişimsizliğin suçu ne yaşadığı zamanda ne de mekanda aranmıştır. Sorun Aylak Adam’ın kendisinde, onun kişiliğinde, varoluşunda, hatta ontolojisindedir. Aylak Adam’ın yalnızlık derdi de öyle canlı bir biçimde ele alınmış, onun tekilliği öyle çarpıcı bir biçimde yansıtılmıştır ki, bu yalnızlık herhangi bir devirde kimi insanların başına gelebilecek en doğal insanlık hallerinden biri olup çıkmış; Aylak Adam, yalnızca toplumu inceleyen, onu sorgulayan, kendini ondan soyutlayan bir kişinin değil; doğası gereği ayrıksı olan ve böylece muhtemel bir insanlık durumu prototipini işaret eden bir kahramana dönüşmüştür…
Yusuf Atılgan’ın kişiliği, yazarlığı, ‘Aylak Adam’ hakkındaki genel yorumlar ve romanın genel özelliklerinden sonra biraz da bu romanı bunca özel kılan, -kanımca- ‘edebiyatımızın en benzersiz karakterlerinden biri olarak Aylak Adam’dan bahsedeceğim. Öncelikle C.’yi ‘Aylak Adam’a dönüştüren başlıca etmenler üzerinde durmak istiyorum. Bu etmenler tabii, C.yi Aylak Adam’a dönüştürdükleri gibi, aynı zamanda romanın ana izleklerini ve romanı başarılı kılan başlıca öğeleri de teşkil ederler…
C.yi ‘Aylak Adam’ yapan ilk etken C.’nin babasıdır. Ataerkil bir figür olarak baba, bu romanın psikanalitik yükünün en ağır bölümünü çeker. C. babası sayesinde/yüzünden aylaktır. Babasının kendisine bıraktığı malvarlığı sayesinde rahatça yaşarken, babasının manevi mirası C.nin kendisi olmasını daima engelleyecek, özgürlüğüne gölge düşürecektir. Okura, oğluna sevgi göstermemiş bir baba olarak sezdirilen C.’nin babası, bir de C.’nin dünyada en çok değer verdiği kişi olan Zehra Teyze’siyle mutlu bir yatak arkadaşlığı sürünce, C. için buhranlar ve bunalımlar kaynağına dönüşür. Babasının ‘bıyıklı’, ‘kadın bacaklarına düşkün’, ‘zengin’ ve ‘C.nin kulağını yırtmış’ oluşu, C.’nin takıntılarının birebir sebeplerini oluşturacak; C. bıyıklılardan nefret edecek (Güven Turan’a göre Aylak Adam’da bıyık: Baba tanımıyla gelen, kaba güce dönüşmüş, otorite ile iç içe geçmiş cinsel saldırganlık), sevgilisi Ayşe’nin bacaklarına dokunabilmesi C. için varoluşsal bir soruna dönüşecek, sorulduğunda “zengin değilim, paralıyım.” diyecek, roman boyunca ilgili ilgisiz birçok yerde C. kulağını kaşıyacak, tramvayda arkasına oturduğu yolcuların kulak kirleriyle ilgilenecektir. Baba figürü ve C.’nin kökü-babada problemleri romanın başlıca izleklerinden birini oluşturacak ve Aylak Adam karakterinin hastalıklı ruh halinin en önemli unsurunu teşkil edecektir. Öte yandan Aylak Adam’ın “baba parası” yiyor olması, dünyaya ve yaşama karşı olan isyanında tutarlı ve kararlı gibi gözüken ‘Aylak Adam’ın dünya görüşünün temelsizliğine bir gönderme olarak değerlendirilebilir. (Bu yaklaşım aslında romanın geneline yedirilmiştir. Demiralp’in önerdiği ‘yazarın başkişisinin bilinci aşma durumu’nu da buna bağlayabiliriz. Atılgan, kendi karakterini sevip kolladığı ve gerçeklik içinde ele aldığı gibi, onunla biraz dalga geçip zaman zaman onu hafife aldığını da okura hissettirir) C.yi Aylak Adam’a dönüştüren bir başka psikolojik unsur da -ayrıca romanı başarılı kılan bir başka psikanalitik öğe- Aylak Adam ile Zehra Teyze arasındaki ilişkidir. Zehra Teyze, C.yi sarıp sarmalayan, C.yi sorgulama alışkanlığından kurtaran , onu dinlendiren, seven, özgürleştiren bir figür olarak C. için daima ‘zihinsel bir kaçış umudu’ olacaktır. Sıkıntılıyken, üzgünken, çaresizken C.nin Oidipus kompleksi nüksedecek ve C. teyzesinin kucağında yattığı o saadet dakikalarını anmaya başlayacaktır.
C.’nin babasıyla ve Zehra Teyze’siyle olan ilişkileri aynı zamanda büyük ölçüde Aylak Adam’ın karşı cinsle olan ilişkilerini de belirleyen etkenlerdir. Babası C.’nin aşk yaşamındaki neredeyse bütün hasarlardan sorumluyken, Zehra Teyze C.’nin her kadında arayacağı bir ruh olacaktı. C.nin kadınlarla yaşayacağı fırtınalı ilişkilerin bir başka sebebi de “C.deki hastalıklı ‘o’ arayışı”dır. C.ye göre bu dünyada insanı sıkıntıdan kurtaracak, yaşamı anlamlı ve katlanılır kılacak tek şey O idi. O, gerçek aşk, yapmacıksız sevgi, Aylak Adam’ın imkânsızlıklarından bir diğeridir. Bu bağlamda ‘O’ da romanın önemli izleklerinden birini teşkil etmiş oluyor ve okur, ancak romanı bitirdikten sonra romanın açılış cümlesini anlayabiliyordu: “Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi.”
‘Aylak Adam’ da elbette –her romanda olduğu gibi- yan-izlekler, başka ilginç öğeler de mevcuttur. Bunlardan biri de ‘garson’lar... Zamanının büyük bölümünü lokantalar, kahveler, pastaneler de geçiren Aylak Adam, roman boyunca da birçok garsonla muhatap olmak durumunda kalır. Ama Aylak Adam garsonları sevmez. Onların Aylak Adam’ı izleyişlerinden, Aylak Adam’a müşteri muamelesi göstermelerinden (ne de olsa Aylak Adam herkese benzemez), işleri icabı yalaka oluşlarından tiksinir. Ancak bir garson vardır ki; “adamın ne bokun soyu olduğunu anlayıverir.” Ne var ki Aylak Adam onu arayıp bulmak istediğinde, adam yok olur, romandaki bir başka imkansızlığa, saf olumlunun erişilmezliğine dönüşür.
Romanda sıklıkla karşılaştığımız bir Aylak Adam yaftalaması da vardır: Elipaketliler. Bu tabir ile Atılgan orta sınıf mensuplarını kastederek, onların yaşayışlarına, ritüellerine, kültürlerine burun kıvırıp onları kıt birer imgeye ve ekonomik anlamlarının ötesinde hiçbir anlamı olmayan duygusuz bir kitleye dönüştürür. Şöyle söz eder C. onlardan: “Biliyorum sizi. Küçük sürtünmelerle yetinirsiniz. Büyüklerinden korkarsınız. Akşamları elinizde paketlerle dönersiniz. Sizi bekleyenler vardır. Rahatsınız. Hem ne kolay rahatlıyorsunuz. İçinizde boşluklar yok.” Ne de olsa Aylak Adam kolaya kaçmaz, uyuşmaz, uylaşmaz. Peki bu anti-konformist kahramanın “aylak” diye imlenmesi bir tezat değil midir? Yine mi dalga geçmektedir Atılgan kendi(siyle) yarattığı karakterle? Ya da Aylak Adam’ın sevgilisi Ayşe “bütün sorun işsiz olmasında” diye düşünürken haklı mıdır?
Ancak her zaman da mutsuz değildir Aylak Adam. Bazen –mesela sinemadan çıkınca- içi yaşama sevinciyle dolabilir. Böyle anlarda da Atılgan “yaşama sevinci” dediğim duyguyu romantikçe abartmadan, öyle yalın ve etkili anlatır ki, Aylak Adam’ı da mutlu eden; her şeyin anlamlanması, cisimlerin yerlerini bulması, eksikliklerin yerinin dolması duygusu okuyucuya doğrudan nüfuz eder.
Şunların arasında sevilmeye değer birkaç kişi niye olmasın?
Vardı işte. Çocuklar, elmalar vardı.
Doğrusu böyle tatlı şakalar da olmasa, insan bu dünyada nasıl yaşardı?
Biraz da edebiyatımızın en ‘cool’ karakteri olarak incelemeye çalışalım ‘Aylak Adam’ı… Fethi Naci, Aylak Adam ile ilgili inceleme yazısında ‘düşleri kendilerine bir süre için gerçekleşmiş gibi geldiği için romanları seven okuyucular’a dikkat çekiyor ve Aylak Adam’ın bu tarz okurlar tarafından da beğenilebileceği ve böylece genç aydınların romanın bildirisini gözden kaçırabileceklerine işaret ediyor. Bu konuda Naci’ye katılıyorum. Zira Aylak Adam bir ‘gençlik romanı’ gibi de okunabilir. Hele ki berberlere konuşmamaları için para veren, sokakta karşılaştığı ilk kadını öpüveren, sigara içen dilencilere kafayı takan böylesine pervasız karakterler yaşıtlarım için -elbette benim için de- ilgi çekicidir. Gerçekten de Aylak Adam, bu yönüyle daima genç kalmayı başarabilmiş ve tazeliğini korumuş bir romandır. Ne var ki; yazımın sonlarına yaklaşırken, Aylak Adam’ın -ve ona benzer kimi başka figürlerin- Türk Gençliği’nce niçin görmezden gelinmiş, niçin gençlik için asla mesele teşkil edememiş ve ciddiye alınacak bir figüre/figürlere dönüşememiş olduğunu da sorgulatmak isterim... Amerikan üniversitelerinde yapılan bir araştırmaya göre, kampuslarda en çok okunan kitap J. D. Saliner’ın –bizde Gönülçelen ve Çavdar Tarlasında Çocuklar isimleriyle iki farklı çevirisi bulunan- The Catcher in the Rye kitabıymış. Aylak Adam C.ye çok benzer ruh hallerinde gezinen The Catcher in the Rye’ın kahramanı Holden Caulfield, ülkesinde gençlik için sevimli bir karaktere dönüşebilirken, Aylak Adam, daha önce de belirttiğim gibi, Türk Gençliği’nin dikkatini fazla çekememiştir. Bu durumu, gençliğin kitap okumaya olan ilgisizliğiyle mi, yoksa hala feodal kahramanlara olan düşkünlüğüyle mi açıklamalı?
1957-1958 Yunus Nadi Roman Yarışması’na son anda katılabilir Aylak Adam. İhsan Bayram’a göre, son katılım tarihinin dolmasına saatler kala yetişir müsveddeler Cumhuriyet Gazetesi’ne. Sonuçlar açıklandığında ise Aylak Adam ikincilik ödülünü kazanır ve 1959’da da Varlık Yayınları tarafından basımı yapılır. Böylesine prestijli bir yarışmada ödül kazanmasına karşın, ortalama okuyucunun pek ilgisini çekmez roman. Hatta, dönemin sanat çevrelerinde bile pek ciddiye alınmaz, hakkınca irdelenmez. 1950lerin ve 1960lı yılların politik koşullarından etkilenilip sosyal duyarlılıklarla yazılmış toplumcu gerçekçi sanat anlayışı, Aylak Adam’ı görmezden gelir. O yıllarda, özellikle ‘köy romanları’ revaçtadır. Fakir Baykurt’un, Talip Apaydın’ın yazdıkları hem okunur hem tartışılır. (Burada Atılgan’ın da bir köylü olduğunu ancak ‘köy edebiyatıyla’ hiç ilgisi olmayan bir edebiyat geleneğini sürdürdüğünü hatırlamakta yarar var.) Bir de Orhan Kemal ile Kemal Tahir okunur ve Atilla İlhan’ın hafif grotesk kitapları dolaşır elden ele… Gerçi Orhan Duru’nun ve A dergisinin başını çektiği bir ‘varoluş bunalımcıları’ grubu da var, Yusuf Atılgan yalnız sayılmaz yani, ama Aylak Adam’ın gerçek hakkı ancak uzunca bir süreden sonra verilebilecektir (Fidan). Varlık Yayınları’ndan sonra 1974’te Bilgi Yayınevi tarafından, 1985’te İletişim Yayınları’nca ve 2001 yılında da Yapı Kredi Yayınları tarafından basılıp satışa sunulan ‘Aylak Adam’, en yüksek satış değerlerine 2001 yılındaki basımından sonra ulaşmıştır. Bu durum, inanıyorum ki, YKY’nin kurumsal başarısı olduğu kadar, 1960lardaki Türk okuru profilinin 2000li yıllarda kendini daha bireyselci ve gerçekçi bir doğrultuda evirdiğiyle de ilgilidir…
(Raşit Tankut Aykut - 31 Ocak 2005, Pazartesi
Kaynakça:
Atılgan, Yusuf (Ağustos 2001), Aylak Adam, İstanbul: YKY
Batur, Enis (Mayıs-Haziran 2000), Yusuf Atılgan: Bir Profil Denemesi, YKY Kitap-lık v.41, s.80-88
Bayram, İhsan (Mayıs Haziran 2000), Her Kötü Yazarın Aptal Bir Hayranı Vardır, YKY Kitap-lık v.41 s.116-117
Çotuksöken, Yusuf (Mayıs-Haziran 2000), Aylaklığı, Yalnızlığı ve Güzelliği Seven Adam, YKY Kitap-lık v.41 s.117-118
Demiralp, Oğuz (Mayıs Haziran 2000), Bir Ayrıntının Ardında, YKY Kitap-lık v.41, s.89-92
Demiralp, Oğuz (Eylül 1995) Okuma Defteri; Acılı Devinim İstanbul: YKY
Fidan, Fatma (Mayıs-Haziran 2000), Anayurt Oteli Üzerine, YKY Kitap-lık v.41 s.119
Gürbilek, Nurdan (1995) Yer Değiştiren Gölge; Taşra Sıkıntısı İstanbul: Metis Yayınevi
Moran, Berna (1995) Türk Romanına Eleştirel Bakış v.2; Aylak Adam’dan Anayurt Oteli’ne İstanbul: İletişim Yayınları
Naci, Fethi (2000) 100 Yılın 100 Türk Romanı; Yusuf Atılgan – Aylak Adam İstanbul: Adam Yayınevi
Savlı, Pelin Özer (Mayıs Haziran 2000), Hacırahmanlı’daki Yalnız Ev, YKY Kitap-lık v.41, s.106-108
Tamer, Ülkü (Mayıs Haziran 2000), Kaplanın Yüreğindeki Kuş Tüyü Elmas, YKY Kitap-lık v.41, s. 112-113
Turan, Güven (Mayıs Haziran 2000), Atılgan’da Kıl-Tüy, YKY Kitap-lık v.41, s.100-104
Türkeş, A.Ömer (n.d) Bodur Minareden Öte; 13.10.2004, http://www.pandora.com.tr/sahaf/eski.asp?pid=30)
"Yaratıcımız Yusuf"
Adım Zebercet’ti, Anayurt Oteli’nin kâtibiydim. Ortaboylu denemezdi bana, kısa da değildim. Askerlik ölçülerime göre boyum bir altmış iki, kilom elli dörttü. Gene don gömlek kantara çıksaydım elli altı ya da elli yedi kiloyu bulurdum. Otuz üçümdeyken, bir On Kasım sabahı, hem de saat dokuzu beş geçerken intihar ettim. İple astım kendimi. Yazarım öyle istemişti. Yazarım, Yusuf Atılgan…
Bir roman kişisi olarak intihar ettim. 1972′de bir romanın sayfalarını kaplayan bir otel kâtibi olarak doğmuştum, yedi aylık doğduğu ikide bir başına kakılan bir roman kişisi. Ben hâlâ yaşıyorum. Kendi ipimi kendim çektiğim halde. Yaşayacağım da. Yazarı ölmüş bir roman kişisi olarak. Garip bir adamdım. Hatta biraz nevrotiktim. Perşembe gecesi gecikmeli Ankara treniyle gelen o kadını bekledim hep. Çok güzel bir kadındı. “Odanız var mı?” diye sormuştu. Gelmedi bir daha. Yazarım, Yusuf Atılgan getirmedi onu bana. Kapattım oteli ben de. “Boş oda yok” dedim gelenlere. O kadının kaldığı odada geçirdim günlerimi. Yalnız, yabancı, gitgide hasta biri olarak.
Yazarım bir de ortalıkçı kadın bulmuştu bana. Durmadan uyuyan, şişman ve aptal bir kadındı. Geceleri onun odasına gidiyordum. Yatıyordum ortalıkçı kadınla, ama o hep uyuyordu. Gecikmeli Ankara treniyle gelen o kadın gelene kadar ortalıkçı kadınla yattım. Bekledim onu, hep bekledim. Odasını bozmadım. Gelmedi. Bir gece ortalıkçı kadının odasına gittim yine, sevişmek istiyordum ve o hep uyuyordu. “Uyan!” dedim ona, “uyan artık!” Uyanmadı. Boğdum onu. Onu boğduğumu gören kedinin başını da tavayla ezdim. Ben vardım. Romanın son satırında ölen bir roman kişisiydim.
Kitaplar yaşadıkça yaşayacak biçimde yaratmıştı beni yazarım. Satırların içine binlerce yedirilmiş olarak vardım ben. Onun Moda’daki çalışma odasında duruyordum, rafta. 9 Ekim sabahı saat yedide bir şeyler hissettim. Bir gariplik… Sanki bir On Kasım sabahı boynuma geçirdiğim ip çıtırdadı yeniden. Öldüm mü ne? İndim raftan. Gevşek karın kaslarım, bedenime göre büyükçe başım, geniş alnım, koyu kahverengi bıyığım, kuru yüzümle çıktım dışarı. Çıktım içinde yaşadığım kitaptan. Bir gariplik vardı.
Ölmüş. Beni yaratan, yazarım Yusuf Atılgan o ipi boynumda yeniden çıtırdar gibi hissettiğim saatlerde kalp krizinden ölmüş. Ben şimdi nasıl yaşarım? Moda’daki evimden çıktım. Yazarımla ben kitap olup sayfalara yazıldığımdan beri konuşmazdık. Sessizce dururdum raflarda. Dışarı çıktım. Yazarım yoktu. Moda’da yürüyordum. İnsanlar vardı sokaklarda. Kimisi güler yüzlü, kimisi bezgin, kimisi sıkıntılı…
Merhaba! Ben Zebercet! Merhaba, ben Zebercet! Hani şu Anayurt Oteli’nin kâtibi. Ben mi yokum gerçekte? Ben bir roman kişisiyim, Yusuf Atılgan yarattı beni! Ölmüş! Ona gidiyorum hey insanlar! Kimse fark etmedi beni. Aralarından geçtim. Görmediler beni, tanımadılar!
Ben Zebercet! Anayurt Oteli’nin kâtibi! Hayır, beni görmüyorlar. Oysa ben ölümsüzüm, onlar değil. Moda Camii’ne doğru gidiyorum. Yazarım ölmüş. Yazarım gömülecek, beni boynuma ipi geçirip son satırlarda öldüren yazarım, böylelikle beni kitaplar varoldukça yaşayacak bir kişi yapan yazarım ölmüş. Ben de bulunmalıyım töreninde. Otelimin kapıları kilitli. Ortalıkçı kadının ve kedinin cesetleri çoktan kokmuştur. Ama yanılmışım, ortalıkçı kadın benden habersiz, başına eşarbını bağlamış, kediyi de kucağına almış, Moda sokaklarında. Selamlaşıyoruz. “Duydun mu ağam, Yusuf Atılgan ölmüş. Hani yazarımız…” diyor. Ben ona karşı hep ciddiyimdir, bakıyorum yüzüne, tabii biliyorum.
Kıskandım şimdi. Sanıyordum ki tek, bir tek ben yazarımın dostuydum, romanın kişisi yalnızca benim, ortalıkçı kadın da yaşıyormuş meğer. Yan yana yürüyoruz camiye doğru. Dostuz şimdi. Ben onun katiliyim ama aynı kitabın kişileriyiz. Kedi de ortalıkçı kadının kucağında, yürüyoruz. Caminin kapısında emekli subay var. O da duymuş yazarımızın öldüğünü. Üçümüz birlikte giriyoruz caminin avlusundan içeri. Birtakım gözleri yaşlı insanlar. Siz kimsiniz be bizim yanımızda? Bağırıyorum: “Kimsiniz siz bizim yanımızda? Kimsiniz? Siz onun ölümlü dostlarısınız yalnızca. Siz kimsiniz be bizim yanımızda?” Kimse duymadı söylediklerimi. Biz yok muyuz? Yazarlar, sanatçılar ağlıyorlar, herkes üzgün. Bir tören bu, ölümlü bir yazarın arkasından yapılan. Kimsenin bizi duyduğu yok. Hoca bir şeyler söylüyor, dualar ediliyor. Bir tabut duruyor ortada, musalla taşının üzerinde.
Ortalıkçı kadın kendini tutamıyor, ağlamaya başlıyor. “Sus” diyorum ona. Kızıyorum. “Biz roman kişileriyiz, yazarımız ağlatmadıkça ağlayamayız.” “Artık yazarımız yok ki” diyor. Doğru… artık yazarımız yok. Emekli subay birlikte sinemaya gittiğimiz oğlan çocuğunu işaret ediyor bana, sonra da birlikte horoz dövüşüne gitmiştik. Oğlan yanıma geliyor. “Beni bırakma sakın Ahmet Abi” diyor, elimi tutuyor. Benim adım Zebercet ama oğlana Ahmet demiştim. Yan yana dikiliyoruz yazarımızın başında. Arkadaşları, dostları konuşuyorlar. Kimseler fark etmiyor bizi. Emekli subay, oğlan, ortalıkçı kadın ve ben Zebercet; yalnızlığımızı, öksüzlüğümüzü düşünürken biri çıkıyor. Bağırıyor avazı çıktığı kadar:
“Ben Aylak Adam! Gerçek sevgiyi arayan, böylece korkuluksuz köprüden yuvarlanmamaya çalışan adam. Aylak Adam! Ben!” “Bu da kim?” diyorum emekli subaya. “Sesini yalnızca bizim duyabildiğimiz bu adam da kim?” “Aylak Adam” diyor. “Öbür romanın kahramanı. Onu yalnız biz duyabiliriz.”
(Ayfer Tunç, Ömür Diyorlar Buna
Altkitap, Yaşantı, Sayfa 67/70)
0 yorum:
Yorum Gönder