28 Kasım 2010 Pazar

Nihavend Mucize

Erol ve Nejat film stüdyosu işleten iki ortaktır. Erol, annesinin ölümünden sonra hayata karşı soğumuştur. Kızlarla bir türlü istediği gibi ilişki kuramamaktadır. Sevgilisi İris ve annesinin ölümünden sorumlu tuttuğu babasıyla sorunları vardır. Annesine ihtiyacı vardır.

Ölümünden 25 yıl sonra, annesi Suzan, oğlunun sesine kulak vererek öldüğü yaşta dünyaya döner. Ancak, herşeyi eskisinden çok farklı bulur. Bu yeni düzene alışmakta zorluk çeker. Ancak, Nejat'ın ona ilgisi ve desteği sayesinde Suzan, kısa zamanda yeni hayatına uyum sağlamayı başarır.

Yönetmen : Atıf Yılmaz
Senaryo : Zeynep Avcı, İpek Çalışlar
Oyuncular : Türkan Şoray, Haluk Bilginer, Lale Mansur, Beyazıt Öztürk, Meltem Savcı
Filmin Türü : Fantastik, Komedi
Orijinal Adı : Nihavend Mucize
Yapımcı Firma : Delta Film
Yapım Yılı : 1997
Yapım Ülkesi : Türkiye
Orijinal Dili : Türkçe
Filmin Süresi : 94 dakika
Vizyon Tarihi : 27.10.1997

Kaynak: intersinema.com

Şükran Güngör (1926 - 2002)

Şükran Güngör (d. 1926, Aydın - ö. 15 Eylül 2002, İstanbul), Türk tiyatrocu ve sinema oyuncusu.
1926 yılında Çine'de doğdu. 1951'de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden ayrılıp, Muhsin Ertuğrul’ un kurduğu “Küçük Sahne” de tiyatro hayatına başladı.
lk defa Fareler ve İnsanlar piyesinde sahneye çıkan Şükran Güngör, Karakolda, Onikinci Gece, Babayiğit, Hamlet, Örümcek, Her Yerde Bulut, Bir Ümit İçin ve Godot’yu Beklerken adlı oyunlarda önemli rolleri başarıyla canlandırdı.

1956 yılı başlarında Küçük Sahne' den ayrılarak Devlet Tiyatrosu'na girdi. Daha sonra katıldığı Kent Oyuncuları' nda, Raşomon, Aptal Kız, Aşk Efsanesi, Nalınlar, Derya Gülü, Miras, Mary Mary, Üç Kuruşluk Opera, Pembe Kadın, Vanya Dayı, Çöl Faresi, Bedel, Kim Kimi Kiminle, Ver Elini Broadway, Batak Göl, Buzlar Çözülmeden, Arzu Tramvayı, Harold ve Maude, Lütfen Kızımla Evlenir Misiniz ?, Küçük Mutluluklar, Umut Şarkıları, Maria Callas, Martı, Nükte ve Çözüm adlı oyunlarda rol aldı.
Kim Korkar Hain Kurttan ? ve Küçük Devlet oyunlarında yönetmenlik yaptı.

Fatma Bacı (1972), Kızım Ayşe (1974), Dul Bir Kadın (1985), Nihavend Mucize (1997), Güle Güle (2000), Herkes Kendi Evinde (2000), Büyük Adam Küçük Aşk (2001) adlı sinema filmlerinde oynayan Şükran Güngör, Aşk-I Memnu (1975), Yarın Artık Bugündür (1987), Uğurlugil Ailesi adlı televizyon dizilerinde de önemli roller üstlendi.

Tiyatro ve sinemada yaptığı çalışmalar ve çeşitli festivallerde sayısız ödül alan Güngör, son olarak 13. Uluslararası Tiyatro Festivali’nde “Onur Ödülü”üne ve Ankara Film Festivali’nde Büyük Adam Küçük Aşk filmindeki emekli yargıç rolüyle, “En İyi Erkek Oyuncu” ödülüne layık görüldü.
En son çalışması, TRT için çekilen Canım Kocacığım adlı televizyon dizisidir.
15 Eylül 2002' de pankreas kanseri nedeniyle hayatını kaybetti.

Yıldız Kenter' in, 40 senelik hayat arkadaşı Şükran Güngör' e ölümünün ardından yazdığı cevapsız mektup:

Canım'a ilk mektup:
Şükraaaan!
Bebeğim,
Koca kafalım,
Kara adamım,
Eğri bacaklım,
Yakışıklım,
Bunları çabucak, arka arkaya sıraladığımda gülerdin mutlaka. İnanılmaz güzellikte bir gülüş.. Mahmut'un çektiği resimdeki gibi... En İyi Oyuncu ödülünü aldığında, sevinçle kucaklaştığımızda çekilen fotoğrafımızdaki gibi... O resimlere ve kafamdaki sonsuz resimlerine baktığımda, büyük acıma senin gibi gülümseyerek bakmaya ve büyümeye çalışıyorum. Kafamda, yüreğimde, önümde, ardımdasın. Hep yanımdasın. Çiçeklerde, esen rüzgarda, doğan güneşte, incecik beliren ayda, dolunayda hep sen varsın. Yanımdasın. Seni duyuyorum, seninle yaşıyorum. Sana uzanmak, o şefkatli ellerine dokunmak istiyorum.
Dokunamıyorum...
Ağlıyorum. (
Yıldız)

'Büyük Adam Küçük Aşk' filmi, İnsanların dilleri farklı olsa da, sevginin dilinin aynı olduğunu çok duyarlı ve hüzünlü bir öykü eşliğinde anlatan, ödüllere boğulmuş, unutulmaz bir yapıt.

Hikâyenin kahramanları ise, 75 yaşındaki yargıç emeklisi Rıfat Bey (Şükran Güngör) ile yakınlarını bir polis operasyonunda kaybeden küçük Kürt kızı Hejar... Huzurevine yatma hazırlığı içindeki otoriter Rıfat Bey ile Hejarın kaderleri tesadüfen kesişir. Kürtçeden başka dil bilmeyen inatçı Hejar ile Cumhuriyet ilkelerine bağlı, Türkçeden taviz vermek istemeyen Rıfat Bey arasındaki ilişki nefretle başlar. Derken araları ısınmaya başladıkça, önce birbirlerinin dilini öğrenirler, ardından da birbirlerini sevmeyi...

Neler Dediler:

Haldun Dormen: Amerika'dan ilk geldiğimde bana dostluk elini uzatan ilk tiyatrocu Şükran Güngör oldu ve bu dostluk hiç bitmedi. Bence Türk tiyatrosu en beyefendi, en asil adamını kaybetti. Yeri kanımca doldurulamaz.

Ali Poyrazoğlu: Çok büyük bir oyuncu olduğunu zaten herkes biliyor. Ben onun kişiliğiyle ilgili bir şeyler söylemek istiyorum. Şükran Güngör müthiş olgun, hoşgörülü, aydın, çağdaş bir dünya vatandaşı aynı zamanda büyük bir ustaydı. Cenazede derler ya, 'Hakkınızı helal edin' diye, umarım Şükran Güngör de Türk tiyatrocusuna ve seyircisine hakkını helal etmiştir.

Cüneyt Türel : (...) Belki üç kuşak, belki beş kuşak, belki daha da fazla 50 yılı aşkın onunla büyüdük sahnelerde. Kimimiz sahnede yanında, kimimiz seyirci sıralarında karşısında, kimimiz de tadına doyulmaz sofrasında eğitildik. Tutkusuna -yalnızca tiyatroya mı?- ustalığına, insan sevgisine, alçakgönüllülüğüne, olgunluğuna, gösterişsiz engin kültürüyle bezenmiş, yurt sevgisine hayran kaldık. (...)

Tilbe Saran: Saint Exupery'nin Küçük Prens'i gibiydi Şükran ağabey. Sıcak, içten, dost, tutkulu ve naif... Kendi gezegenine döndü.

Doğan Hızlan (...) SHAKESPEARE, dünyanın bir sahne olduğunu söylemişti. Bu sahnenin unutulmazları; başta oyuncular, sonra bütün insanlardır. O rolünü çok iyi oynadı ve perdeyi kapattı. Alkışların uğultusunu ardında bırakarak

Mehmet Birkiye: Üzüntümü anlatmam mümkün değil. Ağabeyimi ve hocamı kaybettim. Onun olağanüstü sadeliği bizim hayata bakışımızı değiştirmiştir.

Füsun Demirel: 'Büyük Adam Küçük Aşk' ta birlikte rol aldık. Ödüller aldık. Hem filmin yasaklanma sürecindeki sıkıntıları hem de çok sıcak, candan bir dostluğu paylaştık. Kendimi çok şanslı hissediyorum, onunla birlikte oynadığım için. Pozitif elektriği tüm set çalışanlarına geçen biriydi. Şükran Güngör ile o kuşak sanatçılar hak ettikleri değeri bulabiliyorlar mı emin değilim. O bizim yüreğimizde her zaman hatırlanacak.

Hasan Anamur: Şükran Güngör'ün şu sözleri tiyatroya bakışını özetliyor: İşine saygı! İş namusu! Ölçü! Aktörlüğün maskaralık olmadığını bilecek kadar izan! Sağduyu (...)

Hakan Gerçek: Onu 1986 yılında Kenter Tiyatrosu'nda tanıdım ve ilk profesyonel oyunumu oynadım. O günden beri birlikte çalışıyoruz. Saygı duyduğum, çok sevdiğim ve değerli bir insandı. Hem tiyatro adamı olarak hem insan olarak örnek alınacak bir kişiydi. Gerçek tiyatro adamları vardır ya, gerçek sanatçılar işte onlardan biriydi Şükran bey.
Hadi Çaman: Şükran Güngör Türk tiyatrosu için gelmiş geçmiş en düzeyli oyunculardan biriydi. Bir Anadolu prensiydi. Özel tiyatro için yeri doldurulamayacak büyük bir kayıp. Hocam Yıldız Kenter'e başsağlığı diliyorum


Kaynak: Vikipedi, Sinematürk

26 Kasım 2010 Cuma

George Bernard Shaw (1856-1950)

George Bernard Shaw (d. 26 Temmuz 1856, Dublin, İrlanda - 2 Kasım 1950, Hertfordshire, İngiltere), İrlandalı yazar. Oyun yazarı olarak ünlenen yazar, altmıştan fazla oyuna imza atmıştır. Hem 1925'te Nobel Edebiyat Ödülü'nü hem de 1938'de Pygmalion için Oscar'ı alarak, bu iki ödülü de alabilen ilk ve tek insan olmuştur. Sosyalizm ve kadın haklarının koyu bir savunucusu olmuştur. Shaw, vejeteryan olmasının yanında ayrıca içki ve sigaradan da hayatı boyunca kaçınmıştır. Ayrıca resmi eğitime de karşı çıkmıştır. Shaw, 94 yaşına geldiği 1950'de, ağaç budarken merdivenden düştükten sonra oluşan yaralarının iyileşmemesi sonucunda olaydan birkaç gün sonra ölmüştür.

Eleştirileri:
Shaw; müzik, sanat ve tiyatro eleştirmeni olarak "Corno di Bassetto Mancare" mahlasıyla Wolverhampton Star 'da, GBS mahlasıyla Dramatic Review (1885-1886), Our Corner (1885-1886) ve The Pall Mall Gazette 'te (1885-1888) yazmıştır. 1895'ten 1898'e kadar, Shaw, Frank Harris’ Saturday Review 'da tiyatro eleştirmenliği yapmıştır. Eleştirmen olarak aldığı maaş, ancak geçinebilmesini sağlamıştır.
Shaw'un erken gazeteciliği; kitap, sanat ve müzik kritikleriyle geçti. Müzik eleştirilerinden çoğu, tartışmalı Alman besteci Richard Wagner'i över nitelikteydi. Ayrıca, Saturday Review için yaptığı tiyatro eleştirmenliğinde de Norveçli tiyatrocu Henrik Ibsen'i övmüştür.

Romanları:
1879'la 1883 arasında yazdığı beş başarısız romanı da daha sonradan basılmıştır. Bu kitaplar;
Cashel Byron's Profession (Cashel Byron'un Sanatı) , (1886)
An Unsocial Socialist (Asosyal Bir Sosyalist) , (1887)
Love Among the Artists (Aşkın Ortasındaki Ressamlar), (1914)
The Irrational Knot, Being the Second Novel of his Nonage (Akıldışı Düğüm, Reşit Olmayanın İkinci Romanı), (1905)
Immaturity (Tecrübesizlik), (1931)

Oyunları:
Shaw, 1885'te, William Archer'la birlikte ilk oyunu olan Widower's Houses üzerinde çalışmaya başladı. Archer, Shaw'un bir oyun yazamayacağına karar verdiği için (Archer, bu fikrinden daha sonra da vazgeçmemiştir), proje rafa kaldırıldı. Yıllar sonra, Shaw, 1892'de oyunu Archer'sız bitirdi. Gecekondu mahallesi sahiplerini sert bir şekilde eleştiren oyun, ilk defa 9 Aralık 1892'de London Royalty Theatre'da sahnelendi. Shaw daha sonra bu oyuna en kötü eserlerinden biri olduğunu söylese de oyun izleyici buldu.
Shaw'un oyun yazarlığından elde ettiği ilk elle tutulur ticari başarısı Richard Mansfield'in The Devil's Disciple (Şeytan'ın Müridi) (1897) yapımından geldi. Shaw, hayatı boyunca, çoğu uzun olan 63 oyun yazdı. Oyunları, genellikle Londra'dan önce Amerika ve Almanya'da başarı elde etti. Çoğu oyunların Londra yapımları seneler boyunca ertelenmiş olsa da Mrs. Warren's Profession (Bayan Warran'in Mesleği) (1893), Arms and the Man (Silahlar ve Adamlar) (1894), Candida (1894) ve You Never Can Tell (Hiç Söyleyemiyorsun) (1895) gibi oyunları günümüzde hala Londra'da izlenilebilir.
Shaw'un mizah anlayışı - Oscar Wilde'ı dışarda tutarsak - zamanı için eşsizdi ve yazar genellikle komedileriyle hatırlanmaktadır. Ancak espri kabiliyeti yazarın İngiliz tiyatrosunda yaptığı yenilikleri gölgelememelidir: Victoria Dönemi'nde sahne, boş ve duygusal bir eğlencenin sergileneceği bir yerdi. Shaw, sahneyi; ahlaki, politik ve ekonomik konuların tartışılacağı bir yer haline getirdi ve böylece modern gerçekçi tiyatronun öncülerinden olan Henrick Ibsen'e de borcunu ödemiş oldu.
Shaw'un popülerliği arttıkça oyunları laf kalabalıklarıyla dolmaya başladı. Ancak bu oyunlarının başarısından bir şey götürmedi. Bu dönemdeki bazı oyun örnekleri şunlardır: Caesar and Cleopatra (1898), Man and Superman (1903), Major Barbara (1905) ve The Doctor's Dilemma (1906).
1904'ten 1907'ye kadar, oyunlarından birkaçı Harley Granville-Barker ve J.E. Vedrenne müdürlüğündeki Court Theatre'da sahneye konmuştur. Orada sahneye konan ilk oyunu, John Bull's Other Island (1904), bugün çok ünlü olmasa da King Edward VII'ın bir gösteri sırasında sandalyesini kıracak kadar güldüğünden, zamanında, Londra'da oldukça ses getirmiştir.

1910'lara gelene kadar, Shaw kendini yeterince tanıtabilmiş bir oyun yazarı haline geldi. Fanny's First Play (1911) ve My Fair Lady'ye (1956) kaynaklık edecek olan Pygmalion (1912), Londra seyircisinin önünde uzun seneler oynamıştır. (Oscar Straus'un Arms and the Man (1894) uyarlaması olan The Chocolate Soldier çok popüler olmasına rağmen, Shaw müzikalden nefet etmiştir ve hayatı boyunca da eserlerinin müzikalleştirilmesine izin vermemiştir. Buna Franz Lehar'ın Pygmalion uyarlaması da dahildir. My Fair Lady de ancak Shaw'un ölümünden sonra gerçekleştirilebilmiştir.)
I. Dünya Savaşı'yla birlikte, Shaw'un düşünceleri değişmeye başladı. Shaw, savaşa tamamiyle karşıydı ve bu hem halk tarafından hem de çevresi tarafından hoş karşılanmadı. Savaş sonrasında yayınlanan ilk uzun oyunu Heartbreak House'tu (1919). Yeni bir Shaw ortaya çıkıyordu: zeka aynıydı, ancak onun insanlığa inancı görülebilir ölçüde azalmıştı.
Shaw daha önce sosyalizme doğru demokratik bir hareketi desteklemişti, ancak savaştan sonra güçlü ama zararsız adamlar tarafından yönetilen hükümette daha çok umut buldu. Bu, bazen, onu Stalin, Hitler ve Mussolini gibi totaliter önderlerin kusurlarını göremez hale getiriyordu.
1921 tarihinde, Shaw, Back to Methuselah'ı (Methuselah'ın Ardı) tamamladı. Devasa, beş oyundan oluşan bu eser, Cennetin Bahçelerinden binlerce yıl geleceğe kadar olan bir zamanı kapsamaktadır. Shaw, bu eseri bir başyapıt olarak değerlendirse de birçok eleştirmen onun gibi düşünmüyordu.
Bir sonraki oyunu olan Saint Joan (1923) ise genellikle onun en iyi oyunlarından biri olarak kabul edilir. Shaw, Jeanne d'Arc hakkında bir şeyler yazmayı uzun süre düşünmüştür ve bir azize ilan edilmesi Shaw'u harekete geçrimiştir. Oyun, Shaw'a uluslararası anlamda bir başarı kazanmıştır. Çoğu kişi, Nobel Edebiyat Ödülü'nü sırf bu oyunu yüzünden aldığını düşünmektedir. Shaw, ömrünün sonuna kadar oyunlar yazmaya devam etti, ancak çok azı eski eserleriyle kıyaslanılabilir derecedeydi.
"The Apple Cart" (1929) herhalde daha sonraki döneminin en ünlü eseridir. Daha sonra yazdığı, "Too True to Be Good" (1931), "On the Rocks" (1933), "The Millionairess" (1935) ve Geneva (1938) gibi oyunlar, düşüşü için verilen örnekler arasındadır. Shaw'un son bitmiş oyunu, doksan yaşlarında yazdığı "Buoyant Billions"tı (1946–1948).
Shaw'un oyunları, genellikle uzun önsözlerle başlar. Bunlar genellikle, oyundan çok oyunda işaret edilen konular hakkında olur. Genellikle, bu önsözler, oyunun kendisinden daha uzun olurlar. Mesela, Penguin Books tarafından basılan tek perdelik oyun, "The Shewing-up of Blanco Posnet"nin (1909) 29 sayfalık oyun kısmından önce 67 sayfalık bir önsöz vardır.

Sözleri:
Tarihten hiçbir şey öğrenilemeyeceğini, tarihten öğreniriz. Hukukumuzu yargıçlara, dinimizi rahiplere bırakırsanız, kısa sürede hem hukuksuz, hem de dinsiz kalırsınız. Hatalarla dolu bir hayat, bomboş geçirilmiş bir hayattan çok daha faydalı ve onurludur.
Bernard Shaw, İngiltere'nin ünlü devlet adamı Churchill'i kendi yazdığı Pgymalion oyununun ilk gecesine davet eder ve davetiyeye şu notu yazar: İlişikte iki kişilik bilet bulacaksınız, bir dostunuzu da getirebilirsiniz; eğer bir dostunuz varsa! Churchill, daha önce başka bir yere söz verdiği için oyuna gelemeyeceğini belirterek özür dileyen bir mektup yazar, biletleri iade eder ve bir not ekler: Piyesinizin ikinci gecesine gelebilirim, eğer ikinci gece oynarsa...
Daily Mail, Observer, The Times ve daha birçok gazetenin, derginin yayımcısı Lord Northclitte, bir gün Shaw'a Siz ülkenin başına gelmiş bir felakete benziyorsunuz! demiş ve Shaw'dan cevabını almış: Siz de, o felaketin nedenine benziyorsunuz.
" Hareket halindeki cehaletten daha korkunç bir şey yoktur."
" İstediğinizi elde edemezseniz, elde ettiğinizi istemek zorunda kalırsınız." (İnsan ve Üstün İnsan)
"Sağduyulu kişi, kendini dünyaya uydurur; sağduyusuz kişi, dünyayı kendine uydurmaya çalışır. Tüm ilerlemeler o nedenle sağduyusuz kişilere dayanır."
" Sözünüz senediniz kadar sağlam olamaz; çünkü,belleğiniz hiçbir zaman onurunuz kadar güvenilir olamaz…"
" Yaşlanmadan akıllanmayı çok isterdim…"
" Neden zevk alındığını anlamaya çalışmak, zevki kaçırır."
" Dertli olmanın sırrı, dertli olup olmadığımızı düşünecek kadar boş vakte sahip olmamızdır."
" Kızın iyi bir evlilik yaparsa,bir oğul kazanırsın,yoksa kızını kaybedersin."
" Bir insanın zekası, bilgisine göre değil, bilgi edinme kabiliyetine göre ölçülür."
"Akıllı adam, aklını kullanır. Daha akıllı adam, başkalarının aklını da kullanır."
Mutluluk istemiyorum artık, yaşamak mutluluktan da asildir.
”İnsan hayatında iki feci olay vardır: Biri insanın çok istediği şeyi elde edememesi, diğeri de etmesidir.”
”Yemek aşkından daha derin bir aşk yoktur.”
”Tecrübelerimizle biliyoruz ki kimse tecrübelerden ders almıyor"
. “Sonsuza dek yaşamaya çalışmayın: başarılı olmazsınız”.
" Hayat kendini bulmakla alakalı değildir. Hayat kendini yaratmakla ilgilidir."
" Yaşam tüm insanları eşit tutar, ölüm seçkin olanı ortaya çıkarır.”
" İnsanlar başlarına gelenler için hep içinde bulundukları durumu suçlarlar.Ben durumlara inanmam. Bu dünyada başarılı olan insanlar istedikleri durumları arayan ve bulamadıkları zaman onları yaratanlardır.”
" Başarısızlık ,başarının anahtarıdır"
" Yapan yapar, yapamayan eleştirmen olur."
" Her parasız kadın, koca peşinde koşan bir maceraperesttir."
" Yalancının cezası kimsenin kendisine inanmayışı değil, asıl kendisinin kimseye inanmayışıdır."
" İnsanın kendini berbat hissetmesi, mutlu olup olmadığına önem verecek kadar boş zamanı olmasından ileri gelir."
" Benim en iyi dostum terzimdir. Çünkü ne zaman beni görse,derhal o andaki ölçülerimi alır. Oysa bütün öteki tanıdıklarım, benim hala eskisi gibi olduğumu düşünürler."
" Bir erkek veya kadının ne şekilde yetiştiğini bir kavgadaki hareketlerinden anlayabilirsiniz." Mysterieux 19:49, 27 Temmuz 2009 (UTC)
" Siz var olan şeyleri görür ve şöyle dersiniz: Neden? Ama ben olmayan şeyleri hayal ederim ve derim ki: Neden olmasın? "
" Para açlığı giderir; mutsuzluğu değil, yemek mideyi doyurur; ruhu değil."
" Eğer yürüdüğünüz yolda güçlük ve engel yoksa bilin ki, o yol sizi bir yere ulaştırmaz."
" Bir adam bir kaplanı öldürürse bunun adı spordur, bir kaplan bir adamı öldürürse bunun adı vahşettir."
" Bir resim sergisi bir köre göre can sıkıcı bir yerdir."
" En mutlu rüyadan daha mutludur uyanmak."
" Dünyada barışı sağlamak isterseniz; politikacıları öldürün yeter, halklar anlaşır."

Kaynak: Vikipedi

18 Kasım 2010 Perşembe

Nihat Sargın ( 1927 - 2010 )

Çocukluğu, ilk düşünce filizlenmeleri

Ahmet Nihat Sargın 26 Nisan 1927'de yılında İstanbul'da doğdu. Annesi Aliye, babası Mustafa Fahri'dir. Ablaları Melahat ve Müfide'den sonra dünyaya geldi, ailenin en küçük çocuğuydu. Asker olan babası 1900'lerde anayasa ve özgürlükler için mücadele eden İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Manastır Komitesi üyelerindendi. Mustafa Fahri daha sonra, Kurtuluş Savaşına katılmak için ailesini İstanbul'da bırakarak Anadolu'ya geçti. Sargın yıllar sonra Türkiye'de insan hakları ve demokrasi mücadelelerinin anlatıldığı bir fotoğraf sergisine gittiğinde, 1908'de Manastır'da ayaklanarak halka Meşrutiyetin ilan edildiği bildirisini okuyan komite üyeleri arasında babasını görür. Baba, mücadeye ilk başladığı yıllarda oğul Nihat'ı dikkatli olması için uyarır. Oğlunun "ama siz de örgüt üyesi oldunuz" demesi üzerine, "ama bizimki gizliydi" der. Nihat Sargın'ın yıllar sonra bu olayı değerlendirmesi şöyle olur: "Diyemedim ki, bizimki de gizli" .

Çocukluğu İstanbul'da Rumların, Ermenilerin, Türklerin bir arada yaşadığı Samatya'da geçer. Farklı dinlere ve kökenlere sahip halklar arasında yaşanan dostluk ve dayanışma birikimi, toplumumuzun büyük çoğunluğunda görülen önyargı ve ayrımcılığın Sargın'da filizlenmemesinde önemli rol oynamıştır. Sargın siyasal yaşamı boyunca hep farklılıklardan, azınlıkta kalanlardan ve ezilenlerden yana olur.

İlkokulu Aksaray'da okur. Ortaöğrenimini İstanbul Lisesi'nde yapar. Okul birincilerindendir. Planör uçuş eğitimlerine katılır, sıkı bir amatör bisikletçidir. İyi bir okuyucudur. Olaylara yaklaşımına ve yorumlarına dönemin aydınlarının düşüncelerine biçim veren 1920 Kurtuluş Savaşı ruhu hâkimdir. Tutarlı bir bağımsızlıkçı olmasının yanı sıra, Ekim Devrimi'nin, 2. Dünya Savaşı'nda faşizmin yenilmesinde önemli rol oynayan Sovyetler Birliği'nin çekim gücüyle 1917 Ekim Devrimi'ni anlamaya çalışır ve komünizme eğilimlidir.

Öğrencilik yılları... İlk örgütlenme, ilk yayınlar

Nihat Sargın 1944'te İstanbul Tıp Fakültesi'ne girdi. Üniversite yaşamının başlamasıyla birlikte demokratik/sol çevrelerle ilişkiye geçti. Behice Boran'ın bütün yazıları toplanırken bulunan, kendisinin bile neredeyse unuttuğu tek sayılık Genç Tıbbiyeliler dergisinin sahipliğini yaptı, 1946'da İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği'nin ( İYTGD - 1946-1951 ) kuruluşuna katıldı, yönetiminde yer aldı, genel sekreterliğini yaptı. 1949 Ekim'inden başlayarak tutuklanana kadar derneğin yayın organı Hür Gençlik'in sahipliğini ve yayın yönetmenliğini devraldı. Derginin kesintisiz yayınlanmasına belirleyici katkısı oldu. Şubat 1948'de o zaman gizli olan Türkiye Komünist Partisi'ne üye oldu. Şevki Akşit'in sekreterliğinde, Vecdi Özgüner ile birlikte parti hücresini oluşturdular.

Gençlik Derneği, dönemin devlet denetimindeki öğrenci dernekleri oluşumuna karşı çıkan, ülkemizde demokratik gençlik örgütlenmelerini başlatan önemli "ilk"lerdendir. Dernek tartışma, eğitim, gezi gibi çalışmalarla ile üyeleri arasında güçlü bir sosyal çevre oluşmasını sağladı. Bu sosyal çevrede gelişen dostluk ve dayanışma yıllarca devam etti ve günümüze kadar geldi.

Dernek, çalışmalarında her zaman yasal zeminde kalmaya titizlik gösterdi. Sargın -bir TKP üyesi olarak- her türlü açık çalışma olanağını değerlendirmeye ve savunmaya en çok titizlenenlerdendi. Politik çalışmalarda yasal çalışma zemininin değerini her zaman bildi ve bu titizliği yaşamı boyunca devam etti. Her yaptığı işi savunacak durumda olmaya hep dikkat etti. Bu çabalarında etkisiyle İYTGD 1946 ile 1951 yılları arasında en uzun ömürlü demokratik/sol örgüt oldu.

Dernek öğrenci hakları için kampanyalar düzenledi. Sel mağdurları için bağış topladı, Darülaceze'yi düzenli ziyaret etti, gecekondu bölgelerini dolaştı. Mayıs 1950'de "Nâzım Hikmet'e Af Kampanyası"na aktif olarak katıldı. "Çiçek Palas Toplantısı" olarak bilinen kitlesel toplantıyı düzenlediler. Polis bir baskınla toplantıyı dağıttı.

İlk tutuklanma, ilk hukuksal mücadeleler

1950'de kurucuları arasında Behice Boran'ın, Adnan Cemgil'in de olduğu Türk Barışseverler Cemiyeti Türkiye'nin Kore Savaşı'na katılmasını protesto etti ve bir bildiri yayınladı. Demokrat Parti iktidarı barışçıları tutuklattı. Hür Gençlik Dergisi barış savunucularına sahip çıktı ve "Gençliği Barış Mücadelesine Çağırıyoruz" bildirisi ile kampanyayı devam ettirdi. Hür Gençlik'in barışçı yayınları nedeniyle Sargın 1950'de ilk tutukluğunu yaşadı. Önce 3 yıl 9 ay'a mahkûm oldu, uzun hukuk mücadeleleri sonucunda mahkûmiyeti 6 aya indirildi. Ancak Sargın bu karar açıklandığında 3 yıl 8 ay yatmış durumdaydı. Önceleri yazılarından tanıdığı, Hür Gençlik'te yazılarına yer verdiği Behice Boran'la Niğde Cezaevi'nde tanıştı. Böylece Boran'la ve Nevzat Hatko'yla hiç bitmeyecek dostlukları başladı.

Bu ilk davasında Sargın ömrü boyunca yararlanacağı deneyimler edindi. Hukuku her zaman ciddiye almaya ve haklarını sonuna kadar kullanmaya inandı. Yazdığı savunmayı okuyan Mehmet Ali Aybar onun sağlam hukuk mantığını övdü. Bu hukuksal takip ve ısrar daha az hapis yatmasını sağlamadı, ama askerliği er olarak değil doktor subay olarak yapmasını sağladı.

Mart 1954'te tahliye oldu ve Tıp Fakültesine dönerek eğitimini tamamladı. 1952'de cezaevinde nişanlandığı yoldaşı Yıldız Sargın'la 1955'te yılında evlendi.

İktidar ve -o zamanlar henüz "derin" olduğunu bilemediğimiz- devletin organlarının tezgâhıyla 5 Eylül 1955'te Selanik'te Atatürk'ün evine bomba koydular. Ve ardından ülkede, özellikle İstanbul'da, "6-7 Eylül Olayları" adıyla bilinen azınlıklara yönelik şiddet, talan ve korkutup ülkeden kaçırtma eylemlerine giriştiler. Uluslararası bir tepkinin oluşması üzerine dönemin başbakanı Adnan Menderes'in emriyle olayı komünistlerin üzerine yıkmak üzere yeni bir komplo planlandı. Başbakanın tutuklanmasını emrettiği 50 komünist arasında Sargın da vardı. 4 ay cezaevinde kaldı.

1957'de Tıbbiye'yi bitirdi. Askerliğini tamamladı, asistanlığa başladı.

Nihat Sargın, "barış" yargılamasını, 6-7 Eylül tutuklamasını, "Cezaevi Anıları" (TÜSTAV, 2005) kitabında anlattı. Kitap kapsamlı bir hukuksal ve politik belge özelliğindedir.

1951-1960 dönemi sol hareket açısından çorak yıllardı. TKP, 1951 tutuklamaları sonunda dağıldı. TKP'yi ülkede yeniden oluşturmak üzere bugün bilinen ilk girişim Mehmet Ali Aybar'ın girişimidir. Sargın, Mehmet Ali Aybar'ın TKP'ye yönelik tutuklamalardan sonra "işleri toparlayacak insan" olarak belirlendiğine hep inandı. Bu görüşünün dayanaklarını TİP'li Yıllar kitabında ve bazı konuşmalarında açıkladı. Aybar, Dündar Baştımar ve Nihat Sargın'la "neler yapılabilir" konusunu görüştü. Bu, Sargın'ın güvenirliliğini gösteren önemli bir kanıttır. Sargın bu girişimin sonuçsuz kalmasına hep çok hayıflandı.

TİP'li Yıllar

27 Mayıs 1960 ve sonrası Türkiye açısından yeni bir demokratik açılım dönemi oldu. Toplumsal ve siyasal yaşamın canlandığı, özgürlük sınırlarının genişlediği bir ortamda 1961'de Türkiye İşçi Partisi kuruldu. Parti çalışmalarıyla demokratik olanakların ve özgürlüklerin daha da genişlemesini sağladı. İşçi hareketinin temsilcileriyle sosyalist/demokrat aydınların birleşmesi Parti'nin gücünü, etkisini arttırdı. Mehmet Ali Aybar Parti'ye genel başkan oldu. Aybar Parti'yi güçlendirmek için güvendiği arkadaşlarını harekete katılmaya çağırdı. Başta Behice Boran olmak üzere birçok aydın TİP'e katıldı. Sargın henüz asistanken, fiilen devlet memuru konumundayken Kamu İktisadi Teşekkülleri'nin yasasını inceledi, hukuksal yorumlar geliştirdi ve devlet memuru parti üyesi olamaz engelini aştı ve Türkiye İşçi Partisi'ne üye oldu.

Sargın, 1961-1971 dönemini, TİP'i ve kendi siyasi çalışmalarını büyük bir yetkinlik ve derinlikle "TİP'li Yıllar" (Felis, 2001) kitabında anlattı. 1408 sayfa olan ve bir kronoloji ile desteklenen kitap TİP tarihe ilişkin temel kaynaklardandır.

TİP'e giren Sargın önce genel sekreterlik bürosunda çalıştı, daha sonra genel sekreter oldu. Parti merkezi Ankara'ya taşınınca işinden ayrıldı, olanaksızlıkları göze aldı, Ankara'ya gitti. Her zaman tam bir görev insanıydı. Arkasında çok önemli izler bırakan bir genel sekreter oldu. Parti'ye bir tek gün geç geldi, hakkında endişelenen herkesi alarma geçirmiş oldu. Her yönden baskı altında olan Parti'nin hukuksal ve bürokratik engelleri aşması için büyük bir titizlikle çalıştı. Bu titizlik TİP'in o zamana kadarki en uzun ömürlü yasal sosyalist parti olmasında önemli rol oynadı. Zorluklarla yaşamını gizli olarak sürdürme uğraşında olan TKP de bu yasallığın değerini bilenler arasında yer alıyordu. TİP'in 15 milletvekili çıkardığı 1965 seçimlerinde yasal koşulları tamamlayarak seçime katılmasında Sargın'ın emeği büyüktür. Kurulların çalışmasında, Anadolu'da zorluklar içinde mücadele eden Partililer ve Parti örgütleriyle ilişkilerin geliştirilmesinde, destek görmelerinde büyük emeği vardır. Parti örgütlerini düzenli bilgilendirmek için TİP Haberleri yayınını başlattı. Bugün TİP Haberleri'ni inceleyenler dönemin çalışmalarını kavrayabilmek bakımından ne büyük bir kaynakla karşı karşıya olduklarını anlamaktadır.

1967'de dönemin milletvekili Tarik Ziya Ekinci'yle birlikte Doğu Mitinglerine katıldı. Mitinglerde, Kürt sorunu yasal ve kitlesel olarak ilk kez dile getirildi, konunun önemine dikkat çekildi ve demokratik talepler açıklandı. TİP bu mitingleri destekleyen ve katılan tek partiydi.

Sargın, 1968'de senato seçimlerinde İzmir adayı idi. Genel Merkez kontenjanından liste başına konulmasına karşı çıktı, ön seçimlere katıldı ve liste başı oldu.

Boran, Aren, Sargın yan yana


1968 her ülkenin, her dengenin alt üst olduğu bir yıldı. Devrim ve sosyalizm düşüncesine ve pratiğine kitlesel katılımlar oluyordu. Ancak bu kitleselleşme yeni sorunları ve tartışmaları da beraberinde getiriyordu. Yeni sorunlar yeni tartışmalar ve farklılıklar TİP'i de etkilemeye başladı. Farklı bakışlar, farklı öncelikler 1962'den beri ortak bir politik çizgide Parti'yi yöneten Aybar ve ekibi arasında da belirmeye başladı. Bu ihtilafta Nihat Sargın, sınıf vurgusunu korumak ve geliştirmek isteyen Behice Boran-Sadun Aren ikilisiyle birlikte davrandı. Ve iki yıl süren parti içi mücadele sonucunda Boran, Aren, Sargın çizgisi TİP'te etkin oldu. Sargın bu dönemde kongre kongre dolaştı, kongrelere yönelik saldırlara karşı önlemler alınmasını sağladı. Ankara İl Kongresi'nde yaralanmasına rağmen hedefinden uzaklaşmadı.

1970'te yapılan 4. Büyük Kongre TİP bakımından önemli bir yenilenme kongresi oldu. Bu kongrede GYK üyesi olan Sargın genel sekreterlik görevini parti içindeki yeni dengeler nedeniyle bıraktı ve İstanbul'a döndü, göğüs hastalıkları uzmanı olarak çalışmayı sürdürdü. Ancak 12 Mart 1971 askeri darbesiyle yeni bir dönem başladı. TİP kapatıldı, Sargın "1971 TKP Davası" olarak bilinen dava nedeniyle tutuklandı. Bütünüyle uydurma olan, daha çok MİT'in kuruntuları ve yorumları ile oluşturulan davada 6 ay tutuklu kaldı, sonucunda beraat etti.

1972-1975 yılları Sargın'ın deyimiyle "dirsek teması" yıllarıdır. TİP'liler ilişkilerini korumaya, cezaevlerindeki arkadaşlarıyla dayanışma içinde kalmaya gayret ettiler. Sargın önemli bir odaktı.

1974 affının ardından, sosyalist hareketin 1960 sonrası dahil bütün yasal ve toplumsal kazanımlarını koruyup geliştirmek için TİP'i yeniden kurma kararını veren çevrede Boran ve Sargın yine ilk sırada bulunuyordu. Parti'nin kuruluşu sonunda Sargın genel sekreterlik görevini üstlendi ve yaşamını yeniden Parti çalışmasına göre düzenledi. Muayenehanesini kapattı, tam gün parti çalışmasına katıldı.

"Ölenlere karşı sorumluluğumuzu unutamayız! Ama yaşayanlara karşı daha büyük bir sorumluluk duymalıyız!"

1975-1980 arası, demokratik/sol hareketin gücünü kırmak için siyasi cinayetlerin ve katliamların yoğunlaştığı dönem oldu. Boran ve Sargın bütün güçlüklerine rağmen bu çatışma ortamında değerini çok iyi bildikleri demokratik, yasal çizgiyi kaybetmemeye büyük çaba harcadılar. TİP ülkedeki anti demokratik baskılar ve faşist saldırılar nedeniyle kendisini silahlı çatışma ortamına sürüklemeye çalışan komplo ve planlara karşı koydu. Sargın Parti üyelerinin çatışma ortamına yuvarlanmaması için sonuna kadar çaba harcadı. Sargın bunun güçlüğünü Boran'ın ve hem de 8 Ekim 1978'de Ankara-Bahçelievler'de katledilen 7 TİP'linin mezar başı anmalarında dile getirdi. Ölenlere karşı sorumlulukların kesinlikle unutulmaması gerektiğini, ama daha büyük sorumluluğu, yaşayanlara karşı taşımanın şart olduğuna inandıklarını belirtti. TİP'i silahlı çatışma ortamına sürükleme çabalarından birisi de TİP Genel Merkez binasına sızarak yapılan doğrudan doğruya Sargın'ı hedef alan bir silahlı saldırıydı. Sargın bu saldırıyı partili arkadaşlarının uyanıklığı sayesinde atlattı, bir partili arkadaşı silahla yaralandı.

Sargın'ın en önemli özelliklerinden birisi bir örgütlenme ustası olmasıydı. Lenin'in 'Örgütlenmek tüzük yapmaktır' sözünü kılavuz edinmişçesine tüzük ve yönetmelik hazırlamak konusunda kendini yetiştirmişti. TİP'in kurumsallaşması için çaba gösterdi. Parti merkezinin yerel örgütlerle birlikte siyaset oluşturması ve karşılıklı bilgi aktarımları için "İl ve Bölge Temsilcileri Toplantıları" yapılmasında Sargın'ın önemli katkısı vardır. TİP'in merkeziyetçiliği ağır basan bir parti olmasına karşın kongrelerin arasında yapılan bu toplantılar tabanın ağırlık koymasını sağlayan toplantılardı. 'Parti içinde aşağıdan yukarıya genel bir tartışma' yapabilmiş olmasında, hazırlanmasında Sargın'ın büyük katkı verdiği TİP tüzüğü önemli rol oynamıştı.

1979 senato seçimlerinde Kars adayı oldu, yörede etkin olarak çalıştı.

TİP geniş bir aydın çevreyle birlikte "Demokratikleşme için Plan" çalışması başlattı. Çalışmanın sonuçlarının toparlanması için Sargın özel bir çaba harcadı, sonuç raporlarını tek tek toplayarak, düzenleyerek kitaplaşmasını sağladı. TİP'in 1975 sonrası en önemli çalışmalarından olan bu çalışmanın gün ışığına çıkmasında Sargın'ın payı yüksektir.

Türkiye İşçi Partisi 12 Mart döneminde olduğu gibi anti-demokratik bir darbe olduğunda ve demokratik yaşam kesintiye uğradığında, siyasal partilerin çalışmasına engel olunduğunda faşizme karşı örgütlü mücadelesini sürdürmek konusunda kararlıydı. Parti bu kararlılığını 'her hal ve şartta çalışma' başlığı altında kongresinde de teyit etmişti.

12 Eylül sonrası... Toparlanma ve birlik çalışmaları

12 Eylül 1980 faşist askeri darbesinden sonra TİP bu kararını duraksamadan yürürlüğe koydu. Parti tepeden tırnağa yeniden örgütlendi. TİP Genel Başkanı Behice Boran ve bazı başka parti yöneticilerinin yurt dışına çıkması kararlaştırıldı. Yurt içinde kalacak yöneticiler belirlendi. Başlangıçta Türkiye'de kalması kararlaştırılan Sargın'ın, Behice Boran'ın gözaltına alınması üzerine yurtdışına çıkması kararlaştırıldı ve Sargın istemeyerek de olsa yurtdışına çıktı. Bir süre sonra kendisi gibi istemeden parti kararına uyarak yurt dışına çıkan Boran'ın da katılmasıyla yurtdışı faaliyetini örgütlemeye başladılar. Bir yandan cuntayı uluslararası planda teşhir edecek ve baskı görmelerini sağlayacak çalışmalar yaptılar, diğer yandan yurt dışında TİP'i örgütlediler, yurt içinde yapılmakta olan çalışmaları desteklediler. Yurt içinden ve dışından katkılarla Parti yayını, ÇarkBaşak'ı yeniden çıkardılar, TKP ve TSİP'le politik birlik çalışmalarını yeniden başlattılar, başta onlar olmak üzere daha geniş sol çevrelerle birlikte anti-faşist birlikler oluşturmak için uğraştılar.

Kendilerini aynı bilimsel sosyalist platformda gören TİP, TSİP ve TKP arasında da yoğun birleşme çalışmaları yapıldı. Yurt içinde de yürütülen bu çalışmaların ağırlığı tartışmasız yurt dışındaydı. Bu çalışmalarla ilgili olarak günümüze kalan ( bilinen ) yazılı belgeler yine Nihat Sargın'ın notlarıdır. Birlik görüşmelerinde kendi örgütünü bilgilendirmek için Sargın'ın tuttuğu geniş notlar Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı Arşivi'nde yerini aldı.

Birlik çalışmaları 1987'de sonuçlarını verdi. TİP ve TKP birleşeceklerini açıkladılar ve hemen sonrasında yeni oluşacak Türkiye Birleşik Komünist Partisi'nin başkanı olması kararlaştırılan Behice Boran yaşama gözlerini yumdu. TBKP'yi oluşturacak taraflar neredeyse tartışmaksızın Nihat Sargın'ın başkanlığı konusunda birleştiler. Birleştirici ve toparlayıcı özelliği bir güvenceydi.

Sargın ve Yağcı yurda dönüyor

Partililer 1987'de, ülkede solu dışlayarak oluşturulmak istenen politik yapıya müdahale etmek ve demokratikleşme sürecini hızlandırmak için liderlerinin ülkeye dönmesi kararını aldı ve Sargın'la Nabi Yağcı (Haydar Kutlu) görevlendirildi. Sonrası tam bir demokrasi ve hukuk mücadelesidir.

Dönüşlerinde ağır işkencelere maruz kaldılar. Tutuklulukları hukuksuzluk örneği olarak uzatıldı. Sonucunda 1990'da iki lider ölüm orucuyla konuyu geri dönülmez biçimde iktidarın ve toplumun önüne getirdiler. Büyük bir kamuoyu desteğiyle özgürlüklerini elde ettiler. Türkiye'nin demokratik yaşamının önündeki en büyük engellerden birisi olan 141 ve 142. Maddelerin kalkması için belirleyici bir katkı sundular.

Yurda dönecekleri haberleri duyulduğu sıralar, Ankara DGM Başsavcısı Nusret Demiral, "onları idamla karşılayacağız" şeklinde açıklama yapmıştı. Aynı açıklamasında Demiral, haklarında (o zamanki) TCK. 125. maddeye göre dava açılacağını belirtiyordu. Bu maddenin, ülke topraklarını bölme suçu ile ilgili, yani Sargınlarla ilgisiz bir madde olmasına karşın, Demiral tarafından telaffuz edilmesinin nedeni, "idam"ı öngörüyor olması idi. Daha sonra yurda döndüklerinde, dava 141/1-son maddeye göre açıldı. Bu da sınıf tahakkümü ile ilgili birden fazla kuruluşların sevk ve yönetiminde bulunanlar ile ilgili bir madde idi; bu madde de "ölüm cezası"nı öngörüyordu. Yani davanın adı idam olarak konulacaktı, ama ister o madde, ister başka madde, cezası ölüm olmalı. 141. maddeden ölüm cezası isteği ile açılmış ilk ve tek dava bu davadır. Ne kadar ilginçtir ki, dava beraet ile sonuçlandı. Sargın, duruşmalarda, "bu davanın beraat ile sonuçlanacağına inanıyorum" derken, böyle sözleri söylemenin âdet olmuş olması nedeniyle değil, davanın sonunu görüyor (tünelin sonundaki aydınlık) olduğunu belirtiyordu.

Dava başladıktan sonra Demiral, davayı "yüzyılın davası" diye nitelendirmişti. Bu dava, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne taşınan ilk dava olmuştu. Bu dava nedeniyle, AİHM'ne götürülen 4 davanın tümü de olumlu olarak sonuçlanmış, günümüzde artık yaygın bir uygulama alanı bulmuş olan, "Avrupa İnsan Hakları yargısı" alanının kapısını açan dava olmuştur. Nihat Sargın, bunları 900 Gün (TÜSTAV, 2006) adlı kitabında ayrıntılı olarak anlatır. Bu eser, ülkemizde hukuksal yapının iktidarların baskısı altında nasıl işlediğine dair bir başucu kitabıdır.

Gene bu dava, Türkiye'de 55 yıl süreyle kurulu düzenin bekçiliğini yapan, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün önünde başlıca engeli oluşturan, binlerce işçi, aydın, öğrenci vb'nin toplam onbinlerce yıl hapis yatmalarına neden olan ünlü 141 ve 142. maddelerin yürürlükten kaldırılmasını sağlamıştır.

Bu dava, 1920'lerden beri sürüp gelen "komünist parti örgütlenmesi" yasağının kırılmasını sağlamış, komünist partinin yasal olarak kurulup serbestçe faaliyette bulunmasının zeminini oluşturmuştur. Ancak bunlar hiç de kolay olmamış, uzun süren işkenceli soruşturmalarla bu sonuçlar sağlanabilmiştir. Öylesine ki, emniyetten DGKM Savcılığına yazılan bir yazıda, sanıkların konuşturulamadıkları, çok deneyli insanlar oldukları ve bilgi alınmasının mümkün olmadığı bildirildiğinde, DGM Savcılığı, "emniyetçe ısrarlı ve gayretli çabaların sürdürülmesi" talimatı verilmişti. Ve bu talimat doğrultusunda işkenceye devam olundu. Bu davanın taşındığı AİHM'de, Danimarka İşkence Rehabilitasyonu Merkezi tarafından yapılan işkence tespiti araştırma raporu ile sabit oldu. Bu incelemeyi yapan Kurulda bir de Türk doktor yer almıştı.

TBKP Davasının seyir süreci, uluslararası bir sosyalist dayanışma platformu oluşturmuştu. Dava devam ederken, 5 kıta üzerinde pek çok ülkeden sanatçı, bilim adamı, eski bakanlar, milletvekilleri, siyaset insanları Türkiye'ye gelerek davayı izlediler. Türkiye'deki düşünce özgürlüğü ve demokrasi sorunları, Avrupa'nın çeşitli yerlerinde düzenlenen toplantılarda ele alındı, tartışmaya açıldı.

Tahliyelerinden sonra başlanan sürecin devamı için kollar sıvandı, TBKP yasal olarak kuruldu, Sargın yine Anadolu yollarına düştü. Anayasa Mahkemesinde açılan kapatma davasını etkilemek için daha çok örgütlenmek gerektiğine inanıyordu. Bir yandan da kapatma davasına karşı hukuksal savunma çalışmasına katıldı. Türkiye Birleşik Komünist Partisi birçok ilde yasal kongrelerini tamamladı, son olarak Ankara'da büyük kongresini yaptı. Bu -15 Ağustos 1922'de yapılan kongre de açık kongre sayılırsa- yaklaşık 70 yıl sonra yapılan ilk yasal KP kongresidir. Ve Parti 1991'de kapatıldı. Dava Avrupa İnsan Hakları Divanı'na götürüldü. Türkiye işkence davası ile birlikte parti kapatmadan da mahkûm oldu. Bu çabalar ülkemizin demokratikleşmesine önemli katkılar sağladı.

TBKP büyük kongresinde iki karar aldı. Birincisi, siyasi mirasını sol birlik hareketine devrettiğini açıkladı ve üyelerini Sosyalist Birlik Partisi'ne yönlendirdi. İkincisi, tarihsel belge vb mirasını toplamak, düzenlemek ve kullanıma sunmak üzere TÜSTAV'ın kurulması kararını aldı.

Nihat Sargın iki karara da bağlı kaldı. TBKP kapatıldıktan sonra 5 yıl siyasetten yasaklandı. Ve yasağı biter bitmez birlik hareketinin devamı olarak gördüğü Özgürlük ve Dayanışma Partisi'ne (ÖDP) üye oldu ve hayata bir parti üyesi olarak gözlerini yumdu.(T/EÜ)

13 Kasım 2010 Cumartesi

Hayat Güzeldir (Life Is Beautiful)

1930' ların İtalya' sında Guido adındaki tasasız, kaygısız bir Yahudi kitapçı yakın bir şehirdeki güzel kadına kur yapıp onunla evlenerek bir peri masalı başlatır. Guido ve karısının bir oğulları olur ve İtalya' yı Alman güçleri istila edene kadar birlikte mutluluk içinde yaşarlar. Ailesini bir arada tutabilmek ve oğlunun Yahudi toplama kamplarının dehşetinden elinden geldiğince uzak tutmak çabası ile Guida bu yıkımı bir oyun gibi gösterir. Bu oyunun kazanma ödülü ise bir tanktır...

Yapım:1997 ~ İtalya
Tür: Aile, Dram, Komedi, Macera, Romantik, Savaş
Yönetmen: Roberto Benigni
Oyuncular: Roberto Benigni, Giorgio Cantarini, Nicoletta Braschi, Giustino Durano, Horst Buchholz, Marisa Paredes, Raffaella Lebboroni, Aaron Craig, Alessandra Grassi, Alfiero Falomi, Amerigo Fontani, Andrea Nardi, Antonio Fommei, Carlotta Mangione, Claudio Alfonsi, Concetta Lombardo, Daniela Fedke, Ennio Consalvi, Ernst Frowein Holger, Francesco Guzzo, Giancarlo Cosentino, Gil Baroni, Giuliana Lojodice, Jürgen Bohn, Lidia Alfonsi, Maria Rita Macellari, Massimo Bianchi, Pietro De Silva, Richard Sammel, Robert Camero, Sergio Bini Bustric, Verena Buratti
Senaryo: Roberto Benigni, Vincenzo Cerami
Yapımcı: Elda Ferri, Gianluigi Braschi, Agnès Mentre, John M. Davis, Mario Cotone, John Rogers
Görüntü Yönetmeni: Tonino Delli Colli
Müzik: Nicola Piovani
Süre: 1 saat 58 dk
Gösterim Tarihi: 26 Şubat 1999 (Türkiye)
Ödülleri:
3 adet Oscar kazandı ve 2 kez aday gösterildi. 13 adet başka ödül kazandı ve 5 tanesi için aday gösterildi.

11 Kasım 2010 Perşembe

Singing In The Rain (1952)

Gelmiş geçmiş en iyi müzikallerden birisi..
Don Lockwood (Gene Kelly), yıllar süren sahne performansı sonucunda kariyerinin en üst noktasına ulaşmış bir sinema oyuncusudur. Bir gün Kathy Selden (Debbie Reynolds) adlı bir kadın, sinema oyuncularının karaktersiz gölgeler olduğunu iddia edince kendine güvenini kaybeder. Bu zeki kadının onu aşağılaması, Don' da ona karşı zaafı oluşmasına sebep olur. Fakat aktörün bencil ve seksi sevgilisi Lina (Jean Hagen) Don' u kaptırmaya hiç niyetli değildir.

Yönetmen: Gene Kelly, Stanley Donen
Oyuncular: Gene Kelly, Cyd Charisse, Debbie Reynolds, Donald O'connor, Jean Hagen, Dawn Addams, Dorothy Patrick, Douglas Fowley, Elaine Stewart, Joi Lansing, Judy Landon, Kathleen Freeman, King Donovan, Madge Blake, Millard Mitchell, Stuart Holmes, Wilson Wood
Senaryo: Betty Comden, Adolph Green
Yapımcı: Arthur Freed
Görüntü Yönetmeni: Harold Rosson
Müzik: Gene Kelly, Stanley Donen, Nacio Herb Brown, Lennie Hayton, Jeff Alexander
Süre: 1 saat 43 dk
Gösterim Tarihi: 1952 / 11 Nisan 1952 (Türkiye)



4 Kasım 2010 Perşembe

Anton Çehov (1860-1904)

Modern öykünün üç büyük kurucusundan biri olarak tanınan Anton Çehov, 17 Ocak 1860’ta Azak Denizi’nin kıyısındaki Taganrog kasabasında doğdu. Katı Hristiyan despotizmi ile yoğrulmuş bir babanın oğlu olan yazar, ilkokul sıralarından Bozkır’daki avareliğine, Yalta’daki aşk dolu günlerinden, Karaorman’da bir Alman otelinde son nefesini verene kadar, 44 yıllık bir yaşam öyküsüne çok şeyi sığdırdı.

Çehov’un yazı serüveni, 13 yaşında iken doğduğu kasabaya gezici bir tiyatronun gelmesiyle başlıyor. Burada ilk kez tiyatroyu, dekorları, “Güzel Helena Opereti”ni, melodramları ve Fransız öykünmesi vodvilleri izliyor. O zamanlar, kilise yerine tiyatroya gitmek “kötü yerlere gitmek” şeklinde telakki ediliyordu. O günün öğretmenleriyse, özgür düşünce okulları olarak görülen tiyatroları hoş karşılamıyorlardı. Çehov buradaki ilk tiyatro izlenimlerinin etkisiyle bir yandan tragedyalar ve farslar yazıyor; diğer yandan da kardeşleriyle birlikte tiyatrosum oyunlar oynuyordu. Bir süre sonra da “Kekeme” adlı bir gülmece gazetesi çıkardı. Çok kolay yazıyor ve konu bulmakta hiç zorlanmıyordu. Yazılarında “Antoşa Çehonte” takma ismini kullanıyordu. Kardeşleri ve arkadaşları da onun gibi gülünç olmaya çalışarak, eğlence olsun diye yazılar çiziktiriyorlardı. Üniversite çağına gelince, Tıp eğitimi için Moskova’ya gitti. Para kazanmak maksadıyla Moskova’da da küçük gazetelerde yazmaya devam etti. Ama çoğundan emeğinin karşılığını alamıyordu. Bazen yazıları yayınlanıyordu, ama o kadar çok geri çevrilme ve kaba karşılanmalar yaşıyordu ki… Bu durumu İrina Nenirowski şöyle anlatır: “ Böylesine kötü giyimli, bu kadar kendini hor gören, yeteneksizliğinin ve bilgisizliğinin bu denli bilincinde olan gençlerin onurunu korumayı hiç kimse düşünmüyordu. Çoğu kez getirdiği yazıyı okumak bile istemiyorlar ve: ‘Bu da yazı mı? Serçenin burnundan bile kısa…’ şeklinde tepki veriyorlardı. Arada bir okuduklarındaysa, genç yazara lütfen şunları söylüyorlardı: ‘Hem çok uzun, hem de yavan…’ Sonra ekliyorlardı: ‘Kendi yazdığını ölçecek bir eleştiri anlayışına ulaşmadan yazı yazılmaz… Umutsuzluk içinde ama yılmadan kâğıtları yırtıp, yenisini yazıyordu.”

Nihayet bir gün hatırı sayılır bir gazetenin sahibi olup, çok para ödemeden iyi yazılar yazabilecek yeni yetenekler arayan Suvorin ile tanıştırıldı ve onun gazetesinde yazmaya başladı. Bu süreç onun için ciddi anlamda bir yazma süreci olarak nitelendirilebilir. Bu gazete aracılığıyla kısa sürede tanınmaya başladı. Bir süre sonra yazıları sık sık basılır oldu. Verimi her gün artarak 1885’de en üstün düzeyine ulaştı. O yıl öykü, yazı ve güldürü olarak yayımlanan yazı sayısı 129’a ulaşmıştı.

1885 yılında bir gün edebiyat dünyasının seçkin çevrelerinden biri olan Grigoroviç’ten bir mektup aldı. Bu mektup, hayatının dönüm noktası olup, kendisini fark ettiren, yetenekli olmanın ağırlığını omuzlarında hissettiren bir silkiniştir onun için. Adeta altının değerini bilen, bencillikten uzak bir sarrafla karşılaşmıştır. Öyle ki bu sarraf Anton’a kendisinin bir değer olduğunu, onda bir değer gördüğünü söylerken, dostça bir tavsiyeyi eklemeyi de unutmuyordu: “Sanatına karşı daha duyarlı olmalısın! Bu kadar çok yazı yazmamalısın!”

Ne zordur bir yeteneğin mevcut ortamda, eleştiri oklarından yara almadan ortaya çıkabilmesi ve destek bulabilmesi… Zira Grigoroviç’in mektubu olmasa, belki biz bir Çehov’u, Flaubert olmasa bir Maupassant’ı bu şekilde tanıyamayacaktık bile…

Grigoroviç’in yukarıdaki mektubuna cevaben Çehov’un yazdıkları da oldukça manidardır: “Yakınlarım yazarlık çalışmalarımı hiçbir zaman ciddiye almadıkları gibi, bu çiziktirmeleri işe yarar bir meslekle değiştirmemi öğütlemekten de geri durmadılar. Moskova’da yüzlerce dostum ve burada da bir sürü yazar var. Beni okuyan ya da bende bir “sanatçı” gören kimseyi anımsamıyorum. Moskova’da edebiyat çevresi dedikleri şey var. Gidip onları bulsam, mektubunuzdan bir parça okusam suratıma güleceklerdir. Gazetede beş yıldır sürdürdüğüm avareliğim boyunca kendimi hor görerek çalışmaya alışmış olmam ve hekim oluşum dolayısıyla tıp sorunlarına boğazına kadar gömüldüm. Bunun için yazdıklarıma hiç özenmedim. İki tavşanın birden ardında koşulamayacağı sözü (geçim derdi yüzünden hem yazı işleri, hem hekimlik ile birden uğraştığı için Çehov böyle ifade etmiştir), hiç kimseyi benim kadar uykusundan etmemiştir…”.

Yetenekli olmanın ağırlığı Anton’un omuzlarına çökmüştü. Bugüne dek özgürdü. İstediğini istediği biçimde yazabiliyordu. Bundan böyle, ondan bir tavır takınması bekleniyordu. “Rusya’nın yeterli yol göstereni yok muydu? Onlara bir tane daha mı eklemek gerekiyordu? Kendisine bağlanan umutları haklı çıkarmak mı gerekliydi? Şimdi ondan istenen neydi? Ağırbaşlı olması, uzun ve yoğun öyküler yazması, her satırının bir ders taşıması…” O günün Rus toplumu böyleydi. Yazar Avrupa’daki gibi estetik bir sanat zevki için yazmıyordu. İşte bütün bunlar Anton’un zihninni kurcalıyordu. Bu yüzden daha bir özenerek yazma gayreti içerisine girdi.

60’lı yılların Rusya’sına bir göz attığımızda, çileli bir toplum olduğunu görürüz. Rus halkının ezici çoğunluğu köleliğin kaldırılmasını istiyor, toplumsal reformları özlüyor, daha iyi bir gelecek düşlüyordu. “Bütün kötülükler mujiğin köle olmasından geliyor,” diyorlardı. Bu durum gitgide Rus köylüsünü bir model, bir ülkü biçimine sokmuştu. Her şey miskinlik ve serkeşlik içindeydi. Bu serkeşlikten iğrenmeksizin ve acıma duygusu ile söz edecek bir yazar bekleniyordu. Zira o zamanlar edebiyatın kafalar üzerinde büyük bir egemenliği vardı. Rus halkı için edebiyat, Avrupa’da olduğu gibi avare, bilgili ve ince beğenili insanların aradığı bir estetik duygu değil, bir doktrindi. Bir yol göstericiydi Rus yazar… Avrupalı bir okur gibi: “Biz neyiz? Diye sorulmuyordu. Korku ile “biz ne olmalıyız?” diye sorguya çekiliyordu? Her yazar da kendi yönteminde bir cevap vermeye zorlanıyordu.

“Karamazov Kardeşler” yeni çıkmıştı. Saltikov- Scadrin “Golovyov Ailesini” yazıyordu. Turganyev’in güzel ve melankolik öykülerinin tutulduğu bir dönemdi. Tolstoy ise kraldı adeta toplum gözünde ve bütün Rusya’nın saygı duyduğu bu adamlar arasında. Yalnızca geçimini sağlamayı düşünen, alçakgönüllü bir delikanlı Anton Çehov ilk öykülerini bu ortamda yazmaktaydı. Aydınlar tanımak bile istemedikleri mujiği eskiden beri yüceltmişlerdi. Çehov’a göre, “bir kubbede oturmak, köylünün saçtığı kokuyu içlerine çekmek, onunla söyleşmek, nasıl yaşadığını, sevdiğini, karısına ve çocuklarına nasıl davrandığını öğrenmek… Böyle şeyler Rus aydınını hiç mi hiç ilgilendirmiyordu. Rus aydınları bu çıplak ayaklı, kirli sakallı, İvanlarda, Dimitrilerde birer ermiş yaratmak için olanca güçlerini harcıyorlar ve Tolstoy’la Turganyev’in öğretilerini yineliyorlardı. “ Mujik iyidir, o bir ermiştir.” Bu hiçbir aydın tabakasının bilinçli bir inancı değildi, yalnızca siyasal bir tutumdu. Sonunda kölelik kaldırıldı. Köylünün de efendileri kadar zulüm ve alçak işler yapabilecek yaradılışta, olduğu çıktı.” Çehov bu düşüncelerini Melikhovo gezisinden kalan anılarıyla bir roman kadar uzun iki öyküde yazdı: “ Köylüler ve “ Çukur yolda”.

Bu iki öyküde Çehov’un mujikleri anlatış biçimi, o dönemin aydın tabakasını adamakıllı şaşırttı. Gorki’nin acı bir alayla dediği gibi “İnsanlar onun aynı zamanda iki ayrı iskemlede oturarak kendini rahattan yoksun bırakmasını ( hem doktor, hem yazarlık ile uğraşmasını)” bir türlü anlamadılar. Ama Çehov, mujikleri, öncelikle damarlarında mujik kanı dolaştığı için içgüdüsel olarak; sonra da onları gidip gördüğü ve hekim olarak baktığı için iyi tanıyordu. Aydınların yanıldığını görebiliyordu. “Rus mujikleri ermiş değildiler. İçlerinde yaratılıştan iyi olanları, ‘Çukur Yol’daki Lina gibi boyun eğişleri, ‘Köylüler’deki Olga gibi hep ezilecek kurbanlar vardı. Ama ona göre “bütünüyle ne kaba ve ne kadar hayvanca, ne yoksul, ne vahşi bir yaşamdı bu… Uzun bir kölelik düzeninin hayvanlaştırdığı, eş kıldığı, tanrısal bağın coşkulu ve etkili biçimde şimşek gibi görünüp kaybolduğu insan sayılan yaratıklar. Dindarlık yalnız görünüştedir.” Çehov köylüleri işte böyle görüyordu.

80 li yılların Rus zekâsını yönlendiren üç eğilim vardı. Bunların ilki: “Boyun eğmek ve erdemleri kullanmak…” Öte yandan “Olağanüstü reformlar neye yarar? Her insan kendi dünyasında elinden geleni yapsın. Bu kadarı yeter.” Diyorlardı. Fakat buna karşın, “en küçüğünden en büyüğüne dek herkesin çalıp çırptığı bir ülkede nasıl ve niçin dürüst kalmalı?” diyenler hiç de azımsanacak gibi değildi. İkinci eğilim bireycilikti (sanat sanat içindir). İyi düşününce bireycilik de iyi değildi; binlerce suçsuz insanın yaşadığı acıları unutabilmek için taş yürekli bir vurdumduymaz olmak gerekiyordu. Üçüncü eğilimse, benliğin mükemmelleştirilesiydi.. Bu, Tolstoy’un yaygınlaştırdığı mistik akımdı. Her şeyin sonunda ölümü gören, niçin var olduğunu, içtenlikli bir umutsuzlukla anlamaya çalışan, varlık sancısını ve varlık sorusunu kendine soran, benliğini unutup kendini mutsuz insanlığa adamayı öğreten, yazar Tolstoy’un değil, kuramcı Tolstoy’un yaygınlaştırdığı akımdı. Fakat Rusya, küçük erdemlerin esaretini kıracak kadar büyük ve yoksuldu. “Milyonlarca bilgisiz insan için bir ya da on, ya da yüz okul yaptırmak neye yarar? Bütün Rusya açlıktan kırılırken bir kentin, bir köyün insanlarını niye doyurmalı? En küçüğünden en büyüğüne dek herkesin çalıp çırptığı ülkede nasıl ve niçin dürüst kalmalı?” diye düşünüyorlardı. Bu akımın etkisinde Çehov’da bir dönem kalacaktı. Ne yazık ki bu eğilimlerin hiçbiri iyi niyetli bir yazarı tamamıyla hoşnut kılmıyordu o dönem Rusya’sında.

Çehov en sonunda, yazarın rolünün önemini ve trajik bir yazgıya sahip Rusya gibi bir ülkede, yaratılan her eserin büyük bir sonuca ulaştığını anlıyordu. Tolstoy’un etkisindeydi ama Tolstoy’dan daha öteye gitmek istiyordu. Oysa bu iki yazar kadar birbirinden farklı iki kişilik düşünmek imkânsızdır. Büyük toprak ağası Tolstoy, yoksul sınıfı yüceltir, örnek gösterirdi. Oysa aşağı tabakadan yetişmiş Çehov ise onlara karşı aynı anlayışlı sevgiyi gösteremiyordu. Tolstoy, inceliği, lüksü, bilimi, sanatı hor görüyordu. Çehov ise bütün bunları seviyordu. Ama aralarındaki en doldurulmaz uçurum, kuşkusuz Tolstoy’un dini bütün bir insan oluşu, Çehov’unsa olmamasıydı. Fakat bu durumu o günkü katı Hristiyan despotizmine ve içi boşaltılıp, ritüelleşmiş bir inanca tepki olarak algılamak yerinde olsa gerektir. Bu toplumun kiliseden uzaklaşan entelektüelleri, uzaklaştıkları ölçüde de hakikate yaklaşıyorlardı. Zira Çehov, çocukluğundan beri bu katı despotizmin acısını derin bir şekilde yüreğinde hissetmişti.

Çehov, Tolstoy’un etkisinde bir çok eser yazdı. Örneğin, “Her günkü bir Öykü”, “İyi insanlar”, “Yolda”, “Raslantı”ve “Dilenci” adlı eserleri… Fakat bu durum onun sanatına çok zarar verdi. Çehov birkaç yıl süreyle Tolstoy’a öykünmekle hiçbir şey kazanmadığı gibi, yaşamında ilk ve son kez dünyayı kendisinin olmayan bir gözle seyretti. Örneğin,“ Her günkü Bir Öykü”, “İvan İliç’in Ölümü”ne benzemiştir fakat Tolstoy’un amacına ulaştığı yerde, Çehov hedefini yitirmiştir. Bu dönemde yazdıkları bu nedenle onun öyküleri arasında en güçsüz ve en az inandırıcı olanlarıdır. Çehov; “Türkler nasıl Mekke’ye gidiyorlarsa, biz de Sibirya’ya gitmeliyiz”, diyordu. Milyonlarca Rus orada acı çekiyor, ölüyordu. Yazar için bu gözyaşı denizine, bu dayanılmaz acılar toprağına gözleri kapatmak, sırt çevirmek imkansız bir şeydi. Bu düşüncelerle doğu gezisine çıktı. Tolstoy’un etkisinden kurtuluşu da bu döneme rastlayacaktı. Geri döndüğünde büyük bir soğukkanlılık ve güvenle gördüklerini anlatacak ve belki de yazdıklarıyla bu insanlık dışı yönetimde bazı olumlu değişikliklerin yapılmasında etkili olacaktı.

1889 da yorgun, sinirleri bozulmuş, endişe ve düş kırıklığı içinde Çehov, hala Tolstoy kuramından kendini kurtaramamıştı. Ancak doğu gezisinden döndükten sonra Tolstoy’un etkisinden giderek sıyrıldığı ve öykü tekniğinde artık sadece tanıklıkla yetindiğini görülüyordu. O bir hekimdi, bu yüzden de bilimi ve gelişmeyi Tolstoy gibi horlamamak gerektiğini düşünüyordu. Çehov’un gözünde buhardan yararlanmayı bilen bir insan, et yemeyen ya da iffetli yaşam sürenden daha fazla insanlığın iyiliğine çalışmış oluyordu. Bu nedenle de Tolstoy’un, bütün kötülüklere çare sayılan “ruhu olgunlaştırmak” kuramı ile arası hiç iyi değildi. Çehov ise “Moskova’dan Sahalin’e kadar gezdiğim Rusya, hayran olduğum Batı Avrupa, çevremde ve yaşamımda gördüğüm her şey bana Rus yaşamının kötü olduğunu, bu yaşamı değiştirmek, gerekirse alt üst etmenin kaçınılmaz olduğunu anımsatıyordu. Ama bunun için bir çeşit Nirvana’ya çıkmamak, ruhun yararsız bir seyircisi olarak yok olmamak gerekli” diye düşünüyordu. Tolstoy Etkisinden Kurtuluşu, “6 Nu.lu Koğuş” adlı eserinde iyice belirginleşmişti. Bu eser, Çehov’un Rusya’da daha çok tanınmasına çok yardım edecekti.

Çehov’un öykülerindeki konu seçimini incelediğimizde, sayfalar içersinde insana vergi deneyimleri toplamaya çalıştığını görürüz. Çehov’un kalabalık arasında bir insanı seçmesinin nedeni o insandan söz etmek ve onun yaşamındaki herhangi bir bunalımı anlatmak değildir. Yaşamda günlerin en seçkin olanını değil de herhangi birini, sıradan bir kişiyi seçerdi. Örneğin “Vanka Dayı…” da olduğu gibi.

Çehov, Bozkır’nı 1887-1888 de ciddi bir dergi için yazdı. Bununla, gençliğinde hızla ve beceriksizce yazdığı öyküler bir kenara bırakılırsa, hayatında ilk kez kısa öyküden uzun öyküye yönelmişti. Bu öyküyü tüm bakışların üstünde olduğunu bilerek korka korka yazdığı anlatılır: “Bir Bozkır öyküsü yazdım. Yazdım ama kuru ot kokusu çıkarmadığıma inanıyorum bu kez” diyordu. “ Ukrayna köylüleri, öküzler, güneyin küçük ırmakları” Anton’un tanıyıp sevdiği her şey bu öyküde yer almıştır. Sonraları Gorki, “bu öykünün her sayfasının incilerle işlenmiş olduğunu” söyleyecektir. Bozkır okurları tarafından çok beğenildi ama Çehov bu beğeniyi ağız tadıyla yaşamayadı. Tam Bozkır’ın yayımlandığı günlerde, ilk dramı İvanov, Moskova’da başarısızlığa uğradı.

Çehov, bu başarışızlık karşısında “Çağdaş oyun yazarları yapıtlarını yalnızca melekler, canavarlar ve dalkavuklarla dolduruyorlar. Ben özgün olmak istedim, bir haydut, bir melek yaratmadım, kimseyi aklamadım” diyerek kendini savunuyordu ama gerçek şu ki Tiyatro seyircisi ondan hiçbir zaman hoşlanmamıştı.

Eleştirmenlerin ve okuyucuların isteklerine karşın, Çehov’un yapıtlarında öğrettiği bir şey yoktur. Hiçbir zaman Tolstoy gibi: “ Şöyle davranın, başka türlü değil” diyemedi. Kendini bulma süreci esnasında Tolstoy’un etkisine girdiği dönem dışında öykülerinde olması gerektiği gibi, sadece tanıklıkla yetindi. “Ateşler”, “Yıldönümü”, “Kriz” gibi öyküler birbirini izledi. 1888 de ise bir ödüle ulaştı: “ Puşkin Ödülü!

Çehov’un Sanatını incelediğimizde, eserlerinin kurgusu ve biçiminin en düşük ayrıntılarıyla bile uğraştığına şahit oluruz. Olgunlaşmak ve daha iyiye ulaşmak yolunda nasıl da ağır bir çalışma izlediğini anlamak için, ilk öyküleriyle son öykülerini yeniden okumakta yarar vardır.

“Yaşamının sonlarına doğru o yazmıyordu, sanatı üzerinde derin derin düşünüyordu”. Sanatına içgüdü kadar düşünce ve bilinç de giriyor ve her şeyden önce sadeliği arıyordu. Cümleler olanak ölçüsünde kısa olmalı, her sözcük söylemek istediğini anlatmalıydı, geri kalan her şey gereksizdi… Betimlemedeki en iyi örneği dediğine göre bir öğrencinin defterinde bulmuştu. Çocuk “deniz büyüktü” diye yazmıştı, yazar da bundan iyisinin yapılamayacağına inanmaktaydı. “Sadelik, açıklık, büyük savlardan kaçınmak, işte her şeyden önemli olan… .Açıklamak yerinel sezdirmeye çalışmalı, öyküyü yavaş yavaş ve dümdüzce ilerletmeli: “ İçgüdümle bir öykünün bitişi okur kafasında bütün yapıtın yarattığı izlenimi bırakmalı.” diyordu. Bir yazarın karşılaşabileceği sorunların hepsi, Çehov tarafından incelenmişti. Hızlı yazmak, acele etmek zorundaydı. Yine de öykülerinin inceliğin ve sabırın başyapıtları olduğu inkar edilemezdi.

Çehov, bir çok yazarın önemli bir özelliğinin taşıyıcıydı; o da “ Bir keşiş gibi” yaşadığını sölüyordu. Ama yine de bütün gençliği boyunca, özel hayatında sağlam bir ilişkiden, ateşten kaçar gibi sakındı. Ona niçin evlenmediği sorulduğunda: “Tabii ki ben de evlenmek isterim. Ama ay gibi sürekli ufkumda durmayacak bir kadın bulun. O Moskova’da otursun, ben köyde…” diye latife ederdi.

Günün birinde bir tiyatro oyuncusu olan Olga Knepper ile aynen böyle bir aşk evliliği yaptı. Eşi mesleği gereği Moskova’da oturmak zorundaydı. Ama bu durum Çehov için her zaman bir hüzün oluşturuyordu. Buna rağmen, eşine olan sevgisinden ve ona karşı olan duyarlığından dolayı, acı çekmek pahasına da olsa, “yanımda kal” diyemedi. Üstelik koleraya yakalanmıştı; her gün biraz daha zayıflıyor, öksürüyor, yaşlanıyordu. Kendisi için “ suda boğulan bir insana benziyorum” diyordu.

Çehov’un son anını eşi şöyle anlatır: “- O Son gün, ‘ölüyorum!’ dedi. Sonra kadehi tuttu, yüzünü bana çevirdi, en güzel gülümsemesiyle güldü ve ‘çoktandır şampanya içmemiştim’ dedi. Sessizce dibine kadar içti, yavaşça sol yanına uzandı.” Ve böylece yazarın hayat perdesi kapandı.

Çehov’un nitelikleri, alçakgönüllülüğü, sadeliği, kendini bir düzene sokabilmesi, insanları sevmesi, hastalığa ve türlü korkulara karşı dirençle dayanması, ölümü ağırbaşlılıkla, çekinmeden beklemesi gibi birçok önemli niteliği eserlerine de yansımıştır. 44 yılla sığan ömründe hayatın bir anlamı olmadığını söylemesine karşın, kendi hayatına derin bir anlam vermeyi başaran Çehov, kısa öykünün Poe ve Maupassant’la birlikte üçüncü kurucusu olarak dünya edebiyatının unutulmayanlar kervanındaki yerini aldı.

Sevda Dıraga Canbaz
Hece Öykü, Sayı: 18, Aralık 2006 - Ocak 2007)





Martı Oyunu'ndan Bir Sahne















Vişne Bahçesi Oyunu'ndan Bir Sahne











.....

Sevdiklerinizi, en çok sevdiğinizi, üzmemek için, hayatlarına tek bir gölge düşürmemek için bütün duygularınızı gizlediğiniz, renklerinizi sildiğiniz, görünmez bir cam kadar şeffaflaştığınız, bu yüzden de sizi görmedikleri, halbuki o narin, incecik cam gibi kırılganlaştığınız aynı zamanda ve bir gün küçücük bir fiskeyle tuzla buz olduğunuz, minnacık cam kıymıklarınızın yine yalnızca sizin etinize saplanıp canınızı yaktığı oldu mu?

Hangi duyunuz körelmişse o duyunuzun kuvvetli uyaranlara ihtiyaç hissettiğini, az görüyorsanız ışığın daha aydınlık olmasını, damak tadınız gelişmemişse en keskin lezzetleri arzuladığınızı, zeki insanların, ince esprilerin zevkine varırken, basit kişilerin kaba şakalarla eğlendiğini; gustosu olanların, giyimlerinde aşırı süsten kaçındıklarını aklınızdan geçirdiniz mi hiç?

Hayatınızda, gözlerinizle anlaştığınız birisi olduysa, bunun sırrının birbirinize karşı çok hassas olmanızda saklandığını fark ettiniz mi?
Zekası ve sezgileri çok gelişkin birinin, küçücük bir sözün, sıradan bir davranışın arkasındaki nedeni ne kadar çabuk, kolay ve derinden kavradığına şahit oldunuz mu?

Öyleyse Anton Pavloviç Çehov'u okumaktan da hoşlanırsınız siz ve tanısaydınız, mutlaka kendisini de severdiniz...

Çarlık Rusya'sında, 1860 yılında doğmuştu Anton, bozkıra yaslanıp, denizi seyreden küçük liman şehri Taganrog'da.Şimdi bir sandığın üzerine oturmuş, ağlıyordu. Ağabeyi kendisiyle oynamak istemiyordu çünkü.

- Ne olur dost olalım şasa.

Anton, titreyen bir sesle tekrarlayıp duruyordu. Ama, ondan beş yaş büyük ağabeyi niyetli görünmüyordu buna.

- Dost olacağımızı kendisi söylemişti oysa... diye acı acı düşünüyordu.
Aslında Şasa'nın bu dostluktan, oyuncaklarını almak için faydalandığını anlar gibi olmuştu ya, pek de önemsemiyordu, ne de olsa birlikte güzel vakit geçiriyorlardı. Beşi erkek, biri kız altı kardeşin üç numarasıydı o. Açık tenli, renkli gözlü, aydınlık yüzlü, sevimli bir çocuktu.

Çehov'un ataları köylüydü. Anton'un büyükbabası, kölelikten kahyalığa yükselmiş, parasını ödeyerek hem kendisini hem ailesini tutsaklıktan kurtarmış akıllı bir mujikti. Oğlu Pavel, Taganrog'a yerleşmiş ve bir dükkan açmıştı. Hem manifaturacı, hem baharatçı, hem de bakkaldı. Çay, zeytinyağı, saç pomadları, petrol, makarna ve kurutulmuş balık satardı. Anton'un annesi ise bir tüccar kızıydı, Rus toplum düzeninde kocasına göre daha yüksek bir sınıftandı.

Anton için, ağabeyiyle babalarının dükkanından çaldıkları kutulardan yaptıkları oyuncaklarla oynamak büyük eğlenceydi. Şımartılmış çocuklar onların bu eğlencelerini küçümseyebilirlerdi, zaten onları anlamak zordu. Bir gün içlerinden birine, "Seni evde dövüyorlar mı?" diye sormuş, "Hiçbir zaman" cevabını almıştı. Herhalde yalan söylüyordu veya hayat gerçekten tuhaftı. Baba Pavel'e karşı konulmaya gelmezdi. Sofrada sebze çorbasının çok tuzlu olması bile, anneyi ve çocuklarını korkudan titretip, ağlatan sahnelere sebep olurdu. Yine de Anton zaman zaman babasını severdi. Sarhoş olmadan içki içmeyi bilirdi babası mesela. Kafayı çekince de keman çalar, şarkı söylerdi. Gerçekte ne içkiye düşkündeü, ne kadına. Onun bütün hayatı kiliseydi. Çocuklarını sevmiyor değildi, ama bir Tanrı gibi, suç işleyeni de cezalandırmak gerekirdi. Beki babasının bütün yaptıklarını bağışlayabilirdi Anton. Ne varki sık sık yediği dayakları asla unutmayacaktı. Çünkü yalnız fiziksel bir acı değildi duyduğu, üzerinde yarattığı o müthiş aşağılanma hissiydi...

Annesi ise, ince yapılı, zarif çizgili, sevgi dolu ama durgun bir kadındı. Ya mutfaktaydı, ya dikiş makinesinin başında. Çocuklarını, ama galiba en çok Anton'u seviyordu. Kocasından hakaretler işittiğinde, ağlayıp yaşamından şikayet ettiğinde onu en çok Anton anlıyordu sanki.

Anton, kardeşleriyle birlikte zorla kilise ayinlerine götürülerek, kilise korolarında şarkı söylemeye mecbur edilerek, babası çıraklara gözcülük etmesini emrettiği için ödevlerini dahi dükkanda yaparak büyüyordu. Sabahın beşinden, gecenin on birine kadar açık kalan, pencereleri cezaevlerindeki gibi demir parmaklıklı dükkanda, titreşen mum ışığında derslerini çalışmaya çabalarken müşterileri seyredip dinlenerek eğleniyordu. Her birinin kendine, ait olduğu soya ve sınıfa ait jestleri, konuşmaları, tavırları vardı. Böylece evde kardeşlerine, annesine hatta keyfi yerindeyse babasına, müşterilerin dalaverelerini, yakınmalarını, pozlarını taklit edebiliyordu. Belki daha o zamandan geliştirmişti insanları minicik işaretlerden tanıma ve anlama yeteneğini.

Anton'un okuduğu resmi lisede amaç, imparatora körü körüne bağlı bir halk yetiştirmekti. Ama o sıralarda Rusya'daki hemen hemen bütün okullarda olduğu gibi yaşları on üç ile on altı arasındaki öğrenciler, koyu devrimci bir ruh hali içinde politikayla ilgileniyorlardı. Yalnızca, on dört yaşındaki Anton, onların toplantılarından uzak kalıyor, tartışmalarına katılmıyordu. O esprili, özgür ve her şeye kolayca inanmayan bir yapıdaydı.

Ne babası ne ne öğretmenleri ne de arkadaşları, ona izleyeceği yolu gösteremezlerdi. Bütün zeki, kişiliği kuvvetli insanlar gibi daha o zamandan kendi seçimlerini kendi yapmak istiyordu. Bir önseziyle büyük büyük sözlerden, belirli bir topluluğun yaydığı gerçeklerden tiksiniyordu. Başkalarının kendisini etkilemeye kalkışmalarından sinirlenmeden, küstahça davranmadan sıyrılıyordu. Yıllar sonra dost olacağı Nobel ödüllü yazar Ivan Bunin'in, onun hakkında söyleyeceği gibi, "yüreğinin derinliklerinde olup bitenleri yakınlarından hiçbiri tamamiyle anlayamazdı." O yaşında bile.

Çehov, ileride ünlü bir yazar olduğunda da ne kendini döküp saçacak ne de eserlerindeki karakterleri saygısızca didik didik edecekti; süslü püslü laflarla, vıcık vıcık duygusallıkla değil, örtülü bir mizah, ince bir hüzün ve sade bir mesafelikle apaçık çizecekti hayatı, o hayatın gizli dramlarını, insanın gerçek zaaflarını.

Sevme kapasitesi yüksek olanlar, bunun onları ne kadar yaralayabileceğini ya bildiklerinden ya sezdiklerinden kendilerinden bile saklarlar bu sevgilerini ve sevgileriyle yük olmamak için kimseye, içlerinde yaşarlar bütün derinliği ve ağırlığıyla. Anton da sevgisini göstermekten hoşlanmıyordu, o sevgiyi başkalarına ne kadar gösterirse yüreğinde o kadar az hissetmekten korkuyordu belki. O herkesi kolaylıkla anlayabildiğinden, kendisini anlamasınlar diye ince bir mizahın, kibarlığın ve mesafenin gölgesine saklanıyordu. Ünlü bir yazarken, dostları, hayranları varken, bir doktor olarak hastalarıyla ilgilenirken, sosyal bir hayat yaşar ve bunu severken, nezaketinden doğan bir ilgiyi çevresindekilerden esirgemezken bile defterine şöyle yazıyordu:

Mezarda nasıl yatacaksam, kendi içimde de öyle yalnız yaşıyorum.

Tıp okumak için Moskova'ya gittiğinde on dokuz yaşında bir delikanlıydı. Bir öyküsü ilk kez, 1880 yılında küçük bir mizah dergisinde yayımlandı: Don'da Bir Mülk Sahibinin Komşusuna Mektubu. Çok kolay ve çabuk yazıyordu. Bütün haftalık, resimli dergiler, Moskova'daki bütün mizah gazeteleri onun yazdıklarıyla dolup taşıyordu artık. Kendisine bir de takma ad bulmuştu: Antoşa Çehonte

Yirmi iki yaşına geldiğinde, Petersburg'da çıkan ve çok okunan Oskolski (pırıltılar) gazetesinde hem öyküleri yayımlanıyor hem de muhabirlik yapıyordu. 1886 Mart'ında, devrin tanınmış Rus yazarlarından Grigoroviç, Çehov'a yazdığı mektupta, onun hikayelerini övüyor taşıdığı cevheri heba etmemesini, kendisinden büyük eserler beklenildiğini söylüyordu.
Çok etkilenen Anton, hemen bir teşekkür mektubu yazdı:

Bütün umut gelecekte. Daha yirmi altı yaşındayım. Vakit çabuk geçiyor, yine de bir şeyler yapmayı belki başarırım.

Grigoroviç'in tavsiyesine de uyacak, takma adını kullanmayı bırakarak öykülerini gerçek ismiyle imzalayacaktı. Üne kavuştuğu o yıl, çukur yanaklı ince güzel bir yüz, sık saçlar, yeni yeni belirmeye başlayan bir sakal, ciddi ve hüzünlü bir dudak kıvrıntısı, öte yandan derin, tatlı, etkileyici, değişik bir bakış, alçak gönüllü bir görünüm, bir gençk kız hali taşıyordu Anton Çehov. Kısa hikaye tarzını bırakıp romana yaklaştığı, 1887-88 arasında yazdığı uzun öyküsü Bozkır, Çehov'u bir anda Rusya'nın büyük yazarları arasına yükseltti. Ne var ki, il dramı Ivanov, Moskova'da hiç tutulmadı. Aynı yıl, 1888'de, Puşkin Edebiyat Ödülü'nü kazandı.
Ertesi sene kardeşi Nikola'nın veremden ölümü ile sarsıldı. O yaz Sahalin adasına gitti.

Singapur, Seylan, Port Said, İstanbul, Odesa güzergahıyla 1890'da Moskova'ya döndü. Kız kardeşi Mari'ye "Yaşadığımı söyleyebilirim. Cehennemdeydim (Sahalin) ve cennetteydim (Seylan adası)" diye yazıyordu. Sürgün ve Gusiyev gibi hayran kalınan öykülerini Çehov'un bu seyahetine borçluydu okuyucuları.

Her yazar gibi onun da çevresinde çok kadın vardı. Kimi hayranı, kimi dostu kimi ona aşk ve ilgi duyan kadınlar. Ama onu çevreleyen görünmez cam ne kadar yaklaşsalar tam olarak ona değmelerine engel oluyordu sanki. Öykü yazarı Lidiya Alekseyevena Avilova, 1889 yılında, Petersburgskaya Gazeta'nın yönetmen-yayımcısı ile evli olan ablasının evinde tanıştı Çehov'la. Lidiya evliydi ve dokuz aylık bir çocuğu vardı. Eniştesi,

"Öykülerinizi yutarcasına okur, size birkaç mektup yazdı ama göndermeye çekiniyor. Mektuplarını bizlerden bile saklar" diye tanıştırdı onları.

Yemeğe geçildiğinde duvarın dibinde dikilen Lidiya'ya yaklaşan Çehov, çekinmeden onun saç örgülerinden birini tuttu.

"Doğrusu, böyle gür saçları hiç görmemiştim."

Masada yan yana otururlarken Lidiya'ya öğütler veriyordu.
"Gördüklerinizi, hissettiklerinizi tüm gerçekliğiyle, içinizden geldiği gibi yazmalısınız"

Yeniden karşılaştıklarında aradan üç yıl geçmişti ve Lidiya'nın çocuklarının sayısı üçe çıkmıştı. Eniştesinin, gazetenin yirmi beşinci kuruluş yılı için evinde verdiği davette başlayan yakınlaşmaları aralıklarla ve Çehov'un öldüğü tarihe kadar süren mektuplaşmalarla devam edecekti ama Lidiya'nın elinde olmayan nedenlerden doğan yanlış anlamaların gerçek birer sevgili olmalarını engellemesi kıracaktı Anton'u. Bu duruma çok üzülen Lidiya, bir madalyon yaptırıp, üzerine sayfa 267, satır 6-7 ibaresini kazıtıp gönderdi ona.

Bu Çehov'un kendisine imzaladığı Komşular kitabındaki,

Yaşamım bir işe yarayacaksa gel, onu al

cümlesine işaret ediyordu. Ama tek bir satır yanıt gelmedi. Sonraları yeniden görüşmeye karar verdilerse de Çehov'un ilerlemeye başlayan tüberküloz hastalığı imkan vermedi buna. Hastanede bulacaktı onu Lidiya. Ondan sonra da bir iki görüşme ve mektuplarla sınırlı kalacaktı bu gizli aşk.

1897 Mart'ında hastalığı ağırlaşan Çehov, bir kliniğe yattığında ziyaretine gelenler arasında, iki yıl önce tanıştığı Tolstoy da vardı.

Eylül'de, Paris'e ve Nice'e giderek Dreyfus olayını takip etti ve bu konuda Zola'yı destekledi. Ertesi sene Stanislavski ile Sanat Tiyatrosu'nu kuran Nemiroviç, Martı'yı sahnelemek için Çehov'dan izin istedi.

Nemiroviç görüşmeye gittiği tiyatroda o akşam oynanan dramı izleyen Çehov, Çariçe İren rolündeki anlamlı yüzlü genç kadının, soylu ve yürekten gelen sesini dinlerken ara sıra soluğunun kesildiğini hissetti. Piyes bittiğinde, oyunu çok beğendiğini söyledi ve gülümseyerek Moskova'da kalacak olsa İren'e aşık olacağını ilave etti.

Martı, Moskova Sanat Tiyatrosu'nda sahnelendiğinde Olga, Arkadina rolündeydi. Aradan geçen kış içinde, Anton'un kız kardeşi Mari ile tanışıp dost olmuşlar, havasının hastalığa iyi gelmesi umulduğu için Yalta'da bulunan Çehov'u ziyarete gitmişlerdi. Yazar ile ıyuncu Moskova'ya birlikte dönerken, Ağustos'ta, Kırım'ın en güzel mevsimini beraber yaşadılar. Aralarındaki aşk ilişkisi belki Yalta'da belki Kırım'da başlamıştı.

Çehov aşıktı. Olga Knipper ise onu elde etmeye kararlı. Bu arada, 1900 yılında Çehov, Akademi üyesi olmuştu. Olga'yla kah Moskova'da, kah Yalta'da buluşarak sürdürdükleri beraberliklerinin, hayatı boyunca, yarattığı kahramanlarınki gibi hep biraz uçucu, kökleşmesine vermeye çekindiği, duygularını belki güzelliğini lekelememek için sonuna kadar yaşamaktan kaçınıp bir rüyaya dönüştürdüğü aşklarına benzemesine Olga'nın tahammülü yoktu. Onu 1901 Mart'ında bir kere daha Yalta'ya davet ettiğinde öfkeyle reddetti. Çehov'un metresi olmayı sürdürmek, geceleri gizli gizli buluşmak istemiyordu. Başkennte karışıklıkların patlak verdiği, Kazak askerlerinin halkı kamçıdan geçirdiği, ölen, yaralanan üniversite öğrencilerinin bulunduğu, Olga'nın Maşa rolünü oynadığı Üç Kız Kardeş 'ten söz edildiği zamanlardı.

Çehov'un mektubu Nisan ayı sonlarında ulaştı Olga'ya:

Moskova'da tek bir kişinin bile, evleneceğimizi önceden bilmeyeceğine söz verirsen; Moskova'ya geldiğimde, hala istiyorsan, seninle evlenirim. Düğünden, kutlamalardan elde şampanya bardağı, hafifçe gülümseyerek ayakta durmaktan neden bilmem korkuyorum.

25 Mayıs 1901'de evlendiler. Böylece sonu gelmeyen ayrılıklar, pişmanlıklar, anlaşmazlıklar, yakınmalar başlıyordu ve Çehov için bitmeyen bir yalnızlık. Olga, sahneye çıkmak için Moskova'da kalmak zorundaydı, Anton ise gitgide bozulan sağlığı nedeniyle Kırım'da.
Tuhaf bir döngüsü vardı sanki hayatın. Nice büyük konuşanlara dokunmadan geçiyor da, inadına, duyarlı insanların inanarak söyledikleri sözleri bile ödetiyor onlara. acaba yalnızca onlar anlayacağı için mi? Bir zamanlar Çehov,

"Tabii ben de evlenmek isterim" diyordu dostlarına yarı alaylı yarı ciddi, "ama, ay gibi sürekli ufkumda durmayacak bir kadın bulun. O Moskova'da otursun, ben köyde..."

İşte şimdi tam istediği gibi bir evlilik yapmıştı. Ve istediğinin bu olmadığını anlamıştı. Karısını özlüyor, hep yanında olmasını arzuluyor, aşk ve hasret dolu mektuplar yazıyordu ona. Yine de Olga'dan, böyle bir özveride bulunmasını talep etmiyordu. Ama Olga ona,

"Senin yanında olmak isterdim. Tiyatrodan ayrılamadığım için kendime lanet okuyorum" diye yazınca, ümide kapılıp soruyordu.
"Gerçekten mi?"

O zaman karısı çığlığı basıyordu.

"İşsiz olunca büsbütün sıkılacağım, nice uğraşla elde ettiklerimi bir anda yıkacak kadar genç değilim."

Yıllar sonra yayımlanacak Çehov'un sırrı adlı kitap, hırslı Olga'nın aslında Nemiroviç'in sevgilisi olduğunu, Çehov'la, onun adından yararlanmak için evlendiğini ve Olga'nın, bu suçlamalar kendisine yöneltiğinde, Çehov'un ölümünden bir gün önce geçirdiği uzun bir nöbet esnasında, Alioşa adlı bir erkeğin adını sayıkladığından bahsettiğini ileri sürecekti.

Çehov, hastalığının gün geçtikçe kötüye gitmesine karşın çalışmalarını sürdürüyordu. 1902 yılında Maksim Gorki'nin Akademi üyeliği Çar tarafından siyasi nedenlerle engellenince o da istifasını verdi.

Ertesi yıl yazmaya başladığı Vişne Bahçesi, 1904 yılının ocak ayında sahnelendi. Kaçınılmaz son o yılın temmuzunda geldi. Kaldıkları otel odasında, yaşamı boyunca ilk kez kendiliğinden bir doktor istedi Çehov. Olga, yakınlarda bulunan iki Rus öğrenciden bir hekim bulmalarını rica etti. Anton, kalbinin üzerine buz koymak isteyen karısını hafifçe itti.

"Boş bir kalbin üzerine buz konulmaz."

Yapılan iğne boş kalbi canlandıramadı. Doktor, şampanya getirtti. Çehov, yatağında doğrulup oturdu,

"Ich sterbe" dedi almanca: "Ölüyorum"

Tavrı, onun kişiliğinin özeti gibiydi. Bu ağır sözcüğü bir başka dilde telaffuz ederek hem durumu hafifletmeye çalışıyor hem de Alman hekime nezaket gösteriyordu. Sonra, kadehi tutup daha ilk karşılaşmalarından birinde,

"Merhaba, hayatımın son sayfası" dediği Olga'ya en içten gülümsemesiyle gülümsedi. "Çoktandır şampanya içmemiştim."

Sessizce dibine kadar içti ve yavaşça sol yanına uzandı.

Çehov'un tabutu, ömrü boyunca asla kaybetmek istemediği mizah duygusuna nazire yapar gibi ulaştı Moskova'ya: Üzerinde kocaman harflerle İstiridye yazılı bir vagonla.

İstiridye incisini taşıyordu içinde.

Ve acılı annesi, toprağa verilen oğlunun ardından içini çekip, Anton Çehov'un kahramanlarından biri gibi konuştu:
"Üzüntümüz büyük. Antoşa yok artık."

Rengin Soysal