26 Aralık 2010 Pazar

Aşık İhsani (1932 -2009)

Aşık İhsani (d. 1932, Diyarbakır - ö. 21 Nisan 2009, Diyarbakır), halk ozanı.
Aşık İhsani özellikle 1970'lerde oldukça popüler olan halk ozanıdır. Yaşamı Diyarbakır'ın yoksul bir köyünde başlar. Demokrat Parti ile başladığı politik hayatına TİP ile devam eder. Sert ve açık anlatımı ile devrimcilerin ozanı olarak tanınır. İstihbarat arşivlerinde kendi tabiri ile iki elarabası dosyası bulunmaktadır.
17 Nisan 2009'da evinde yapılan belgesel çekimleri sırasında aşırı heyecan nedeniyle fenalaştı. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin Cerrahi Servisi’ne yatırılan Aşık İhsani'nin tansiyonunun yükselmesi sonucu beyin kanaması geçirdiği belirlendi. Yoğun bakım ünitesinde tedavi altına alınan Aşık İhsani, 21 Nisan 2009’da sabah saatlerinde yaşamını yitirdi. Diyarbakır’ın Şehitlik semtindeki mezarlıkta toprağa verildi.

Yaşam Öyküsü:
Asıl adı İhsan Sırlıoğlu’dur. 1932 yılında Diyarbakır’da doğar, küçük yaşta şiir yazmaya başlar. İki yaşında iken babasını kaybeder ve annesi tarafından sıkıntılı ve yoksul bir ortamda büyütülür. Çalışmak için sürekli diğer köylere ve şehirlere gitmeye başlar. 17 yaşındayken İstanbul Büyükçekmece Mimarsinan Köyü’nde maden ocağında çalışmaya başlar. Maden kapanınca lastik fabrikalarında çalışır daha sonra Erzurum’a askere gönderilir. Askerlik sonrası kendi kendine saz çalmaya başlar. Sazı ile Anadolu’yu dolaşmaya başlar. Bu seyehatlerinin birinde Manisa Tarzanı ile tanışır ve bir müddet yanında kalır. Aşık İhsani türkülerini Güllüşah ismindeki hayali bir kıza söylemektedir. 1957 yılında Uşak Şeker Fabrikası’nda çalışmaya başlar. Uşakta bir hapisane müdürü ona senin Güllüşah’ı bulduk der, kız her ne kadar İhsani'nin hayallerindeki Güllüşah değilse de bu kızla evlenir. İhsani ona da saz çalmayı öğretir ve Aşık İhsani ve Güllüşah olarak şehir şehir dolaşmaya başlarlar. Bu ikili halk tarafından oldukça ilgi görmeye başlar. Aşık İhsani ve Güllüşah adlı kitapları yapılır. 1958’de Ankara Radyosu Yurttan Sesler programının şefi Muzaffer Sarısözen tarafından programa davet edilir. Her hafta Çarşamba günleri Güllüşah ile birlikte radyoda türkü söylemeye başlarlar.

Bu esnada Celâl Bayar ve Adnan Menderes ile tanışır ve görüşmeye başlarlar. DP' nin mitingleriyle Türkiye' de dolaşmaya başlar. “Evvel Allah sonra Demokrat Parti” ve benzeri şarkılar yapar.Bu esnada 27 Mayıs Darbesi olur. Türk Ocakları’ nın 51. Yıldönümü dolayısıyla TRT‘de verilen bir törende alel acele sahneye çıkarılır. Sakalı gögsünde, saçı belinde bir halde sahneye çıkan İhsani’nin söylediği şarkı Başbakan Fahri Özdilek tarafından beğenilmez. Başbakan ayağa kalkarak “Atın şu komünisti oradan …” der ve İhsani şaşkınlık içinde kendini karakolda bulur. Bir yıl sonra Fransızlar tarafından yapılan bir Türkiye tanıtım filminde karısı ve oğlu Garip ile birlikte yer alır. 1962’de milletvekilleri maaşlarına yapılması istenen zam ile ilgili kararın görüşüldüğü günlerde meclise giderek protesto gösterilerinde bulunur. Belçika Kültür Bakanı ile bir Türkiye ziyareti sırasında tanışır ve gezi dönüşü “Saçı ve sakalı gibi uzun görüşlü Aşık İhsani” olarak Belçika gazelerinde boy gösterir. Türkiye İşçi Partisi'nin kuruluşuyla birlikte sol hareketlere ilgi duymaya başlar. İlk yazdığı devrimci şiir "Korkuyorlar, korkacaklar, korksunlar Geliyoruz, geleceğiz, yakındır" Şiiridir. Daha sonraki röportajlarında bu döneme kadar ki yaşamını cahillik olarak tanımlayacaktır. Bu dönemde Ağalı Dünya adlı kitabı yayınlanır. Daha önce içinde olduğu Adalet Partisi ile artık düşman olurlar. 22 Kasım 1967'de öğrenci örgütlerinin düzenlediği kıbrıs mitingi sırasında Deniz Gezmiş ile birlikte Amerika Birleşik Devletleri bayrağını yakarlar. Şiirleri bir çok dergide yayınlanmaya başlar. Bu arada Çetin Altan ile tanışırlar. Çetin Altan onun ve sol çevreden bir çok kişi yazdığı şiirlerin, kitapların Sovyetler Birliği' nden gönderildiğinden şüphelenmektedir. Bu şiirleri okul yüzü görmemiş birinin yazdığına inanmazlar. En son onu konunun uzmanı olan Pertev Naili Boratav’ a götürürler. Boratav İhsani’ yi dinler ve “İhsani bir halk ozanıdır.” Diyerek İhsani üzerindeki şüpheleri kaldırır. 1977’de Almanya ve Belçika’ya gider ve bu ülkelerde de televizyon programlarına katılır, ödüller alır.1979’da Avusturalya’ya gider. Son yıllarında Diyarbakır' da yaşayan Aşık İhsani 21 Nisan 2009'da Diyarbakır'da öldü.

Le Monde'da hakkında çıkan haber :
"... İhsani ile söz konusu olan başka şey. Bunu söylerken Bob Dylan' ı, Joan Baez' i, Gospels' in politik olmuş kara derili şarkılarını düşünüyorum. Ray Charles' ın ya da John Holiday' in çığlık türküsü, Charlie Mingus' un yakarı türküsü, Bob Dylan ya da Joan Baez' in yakınma türküsü, Leo Ferre, Branssens' in taşlama türküleri, İhsani sözlerindeki şiddetle karşılaştırıldıklarında adeta çekinden kalırlar. Yalnızca Vietnam Savaşı' na karşı koyan dünya ozanlarında görülen açık sözlü sertlik, İhsani şiirinin ilk göze çarpan özelliğidir. İhsani bu öfkeyi, bu sertliği halkına karşı olan her şeyi yermekte kullanıyor. Kibarlar belki bu tondan inciniyorlar ama bu akım, bu hakaret rayına oturmuştur..."

Kitapları:
Aşık İhsani'nin Hayat Hikayesi ve Şiirleri (1960)
Ağalı Dünya 2 cilt (1964-1965)
Yazacağım (1966)
Bakalım Hele (1967)
Ozan Dolu Anadolu (Gezi, 1973)
Bak Tarlanın Taşına (1974)
Vur Ağanın Başına (1975)
Dünden Bugüne Aşık İhsani (1976)
Beyaz Köle (1985)
Düş Değil Bu (1993)
Bıçak Kemikte (2002)

Kaynak: Vikipedi

AŞIK İHSANî: ‘AĞALI DÜNYA’ YA BAŞKALDIRAN OZAN
Müslüm Üzülmez


Aşık İhsanî 21 Nisan 2009’ da aramızdan ayrıldı. Bizi bırakıp gideli bir yıl oldu. Ölüm yıldönümünde bu yiğit devrimci ozanımızı anmak ve elime yeni geçen ama şimdiye kadar hiçbir yerde yayınlanmamış bir fotoğrafını gün yüzüne çıkartmanın sevincini paylaşmak istiyorum. Yaşam öyküsünü uzun uzun anlatacak değilim.
Aşık İhsanî, 1932 yılında, karpuz tadında tatlı insanların çok, bu yiğit insanların ağız tadını bozmak için en kuytu ve çok derin mekânlara sinmiş zehirli akreplerin de hiç eksik olmadığı kara surlarıyla bir eşi benzeri daha olmayan kadim direniş şehri Diyarbakır’da doğdu.
Gerçek ismi: İhsan Sırlıoğlu’dur.
O, sanat yaşamına 1958 yılında, Ankara Radyosu ‘Yurttan Sesler’ programının şefi Muzaffer Sarısözen tarafından programa davet edilmesiyle, radyoda çarşamba günleri geleneksel halk türkülerini okuyarak başladı. Celal Bayar ve Adnan Menderes’le tanışmasının ardından da Demokrat Parti mitinglerinde sahnelere çıkmaya başladı. Sonraki yıllarda politik içerikli türküleri okumaya ağırlık verdi.
1961 sonrasında Türkiye İşçi Partisi’ne üye oldu. Halk şiiri geleneğiyle toplumcu görüşü birleştirdi. Bu yönelimiyle birlikte 68 kuşağının ‘militan ruhlu ozanı’ olarak anılmaya başlandı. 1970’li yıllarda devrimci ve sosyalist birçok örgüt ve oluşumların değişik il ve ilçelerde düzenledikleri etkinliklere katılarak kitleleri sesiyle, sözüyle, sazıyla coşturdu. Devrimci duruşu, gür sesi, kaytan bıyıkları ve elinde mavzer gibi taşıdığı ve kullandığı sazıyla konserlerin, toplantıların, yürüyüşlerin, mitinglerin vazgeçilmezi, aranan sanatçısı oldu. 12 Eylül 1980 öncesinde söz ve bilgeliğin, ses ve hareketin, saz ve direnişin bir simgesiydi: Sazının tellerinden çıkan ses sözlerle buluştuğunda kitleler coşkunun selinde dalgalanarak kabarırdı.
O, sesleniş ve umudun, uyanış ve devrimci coşkunun patlayışıydı.

Bu coşku patlamasını en iyi Fransa’nın önemli gazetelerinden Le Monde dile getirmiştir; “...İhsanî ile söz konusu olan başka şey. Bunu söylerken Bob Dylan’ı, Joan Baez’i, Gospels’in, politik olmuş kara derili şarkılarını düşünüyorum. Ray Charles’ın ya da John Holiday’in çığlık türküsü, Charlie Mingus’un yakarı türküsü, Bob Dylan ya da Joan Baez’in yakınma türküsü, Leo Fere, Branssens’in taşlama türküleri, İhsanî sözlerindeki şiddetle karşılaştırıldıklarında adeta çekingen kalırlar. Yalnızca Vietnam Savaşı’na karşı koyan dünya ozanlarında görülen açık sözlü sertlik, İhsanî şiirinin ilk göze çarpan özelliğidir. İhsanî bu öfkeyi, bu sertliği halkına karşı olan her şeyi yermekte kullanıyor. Kibarlar belki bu tondan inciniyorlar ama bu akım, bu hareket rayına oturmuştur.”(1)

Belçika gazeteleri ise, O’ nu ‘Saçı ve sakalı gibi uzun görüşlü İhsanî’ olarak manşetlerine taşımıştı.
O, sadece sazı ve sesiyle değil; şiiriyle, bestesiyle, nüktesiyle, taşlamasıyla, kalemiyle, yazılarıyla ve ‘Yazacağım 2, ‘Ozan Dolu Anadolu’, ‘Bakalım Hele’, ‘Bak Tarlanın Taşına’, ‘Vur Ağanın Başına’ gibi kitaplarıyla durmaksızın ‘Ağalı Dünya’yı ağasızlaştırmaya çalıştı. ‘Ağalı Dünya’yı ağasızlaştırmaya çalıştığı için de birçok kez tutuklanıp cezaevlerinde kaldı. Cezaevlerinde ‘Üç Kişi Bir Tabuttayız’ türküsü ve benzerlerini söyleyerek gün saydı.

O günlerin tanığı olan Oral Çalışlar yıllar sonra bu konuda şunları yazacaktır:
“Geceleri İzmir’ in sokaklarında üçerli dörderli gruplar halinde dolaşıp Amerikalı bahriyelileri arıyorduk. Aşık İhsanî de eyleme katılanlar arasındaydı. Sonunda yakalandı ve iki gece İzmir Emniyeti’nde kaldı. Meşhur, ‘Üç Kişi Bir Tabuttayız’ adlı türküsünü bu gözetim macerası sırasında yazdı.” (2)

Özgürlüğüne her kavuştuğunda coşkusunu yitirmeden kaldığı yerden sazı ve türküleri aracılığıyla duygu ve düşüncelerini kitlelerle buluşturmaya devam etti; Türkiye ve yurtdışında sayısız konserler verdi. Fransa Cumhurbaşkanı ile İngiltere Kraliçesi başta olmak üzere dünya liderleri tarafından davetler alıp ağırlandı.

12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında yeniden acı çekmemek, hapishanelerde zamanını öldürmemek için çareyi yurtdışına çıkmakta buldu. Uzun bir zaman Fransa’da kaldı. Orada yaşayan ünlü ses sanatçısı Tülay German, kompozitör Erdem Buri, ressam Abidin Dino ve eşi Güzin Dino başta birçok aydın ve sanatçıyla tanıştı. Kimi sağlık sorunlarıyla uğraştı...

Ancak 1995 yılında memleketine, Diyarbakır’a dönebildi. Dönüşünden sonra, zaman zaman Diyarbakır’da yayın yapan yerel TV kanallarına çıkıp sazıyla, sözüyle türkü tadında ziyafetler çekti.
İhsanî, halk ozanı denilince ilk akla gelen isimlerden biridir. Sanatıyla, devrimci söylemiyle, bıyıkları ve giysileriyle olduğu kadar sosyal yaşamıyla da çok ilginç bir insandı.

1957 yılında Uşak Şeker Fabrikası’nda çalışırken ilk evliliğini yapan İhsanî, eşine saz çalmasını, türkü söylemesini kısa zamanda öğretti. Sonra Aşık İhsanî ve Güllüşah olarak birlikte şehir şehir dolaşıp konserler verdi. Bu evlilikten Garip ve Elif adlı çocukları oldu. Sonra iki sanatçının yolları ayrıldı. Ve “İhsaniyem gökten melek / İnse gene istemem çek / Bekârlığa razıyım tek / Uzun dilli karı verme” dese de, duramaz: “İhsaniyem sen seni sar / Ayağın incinmesin yar / Yollarında gözlerim var / Üzerine basarak gel” deyip, peş peşe evlilikler yaptı. Kendisi 30 dese de, 37 kez evlendiği dahi söylendi. Ama yinede şikâyet etmekten vazgeçmedi ve; “Tam otuz keredir evlendim, bana / Her gelen kız, giden dulu arattı, / Genç aldım, yaşlıyı boşadım yine / Her gelen kız, giden dulu arattı” dedi.

Coşkulu bu yürek, coşkulu bu ses 21 Nisan 2009 günü 77 yaşında, memleketi Diyarbakır’da dünyaya veda etti. Şimdi Dicle’nin bülbüllere esin olan fiyakalı, renkli, bazen durgun ve bazen de coşkulu akışının güzelim sesini dinliyor.
...
Aşık İhsanî ile ilgili birkaç anım var, ama anılarım çok net değil. Bu haliyle de olsa yazmaya çalışacağım. 1975 yılı olmalı. Ankara’da öğrenciyken, benim de yönetiminde bulunduğum Ankara Devlet Mühendislik ve Mimarlık Yüksek Okulu Öğrenci Derneği hem devrimci bir etkinlikte bulunmak ve hem de derneğe biraz gelir temin etmek için kapalı spor salonunda bir ‘Gece’ düzenledi. Gecede birçok sanatçı vardı. Özay Gönlüm ninesinin türkülerini söylemeye başlayınca salondakiler hayal kırıklığına uğramış gibi oldu. Bazı dinleyiciler ıslık çalmaya başladı. Geceyi düzenlemekle görevli arkadaşlar hemen sahneye Aşık İhsanî’yi çıkardı. Salona girişi, sazını sağ elinde havaya kaldırışı ve arkasından Karacadağ’ın volkanik patlamasını andıran davudî sesiyle ‘Arkasından Baltasını Biledi’ türküsünü söylemeye başlamasıyla yer yerinden oynadı; ‘Deha Deha’ türküsüyle de devrimci coşkunun doruğa sıçradığını iyi hatırlıyorum.
Aşık İhsanî’nin Seydişehir macerasını da akrabam Kamil Sümbül’ den dinlemiştim:

Kamil’ in Sekreteri olduğu Seydişehir Kültür Derneği, Özgür Alüminyum-İş Sendikası’nın dolaylı desteğiyle 1975’te Aşık İhsanî’ yi bir konser için Seydişehir’e davet ediyor. Sinema salonu tıklım tıklım doluyor. Coşkulu bir konser veriyor. Konser bitiminde sinema salonu dışında bekleyen bir grup polis, İhsanî’yi gözaltına almak isteyince, yüzlerce işçi bir barikat oluşturarak buna engel oluyor. Kamil ve işçi arkadaşları İhsanî’yi Seydişehir’in bir köyüne kaçırıyor. Sabah olunca da dağ yolundan Bozkır ilçesine, oradan da Konya’ya götürüyorlar. Konya’ dan da İzmir istikametine giden bir otobüse bindiriyorlar. İhsanî’yi karakola düşmekten kurtarıyorlar. Ama Seydişehir’de o gece konser sonrasında konseri düzenleyenlerin yarısı geceyi polis karakolunda geçiriyor. Özgür Alüminyum -İş Sendikası’nın avukatı gerekli müdahaleyi yapınca serbest bırakılıyorlar. Dernek yöneticisi ve geceyi düzenleyenlerden biri olan Kamil, İhsanî’nin kaçırılma eyleminde olmasından dolayı Seydişehir’de o gece polis nezaretine alınmaktan kurtuluyor. Daha sonra savcılığa çağrılıp ifadesi alınıyor. Savcı, geceyle ilgili dava açılmamasına karar veriyor.

Anılarımın arasında bir de İhsanî’nin Diyarbakır’ın şirin ilçesi Ergani’ye gelişleri var. Aklımda kaldığı kadarıyla bu gelişler de tam bir ‘olaydı’. Ama ne yazık ki akan zaman, belleğimin kuytularından bu gelişlere dair bilgileri çıkartıp hatırlamama olanak vermiyor. Bu nedenle kıymetli hemşerilerim Emekli Anayasa Mahkemesi Hâkimi Ali Güzel, Prof. Dr. M. Şehmus Güzel, Cumali Dinçer, Resul Üstün, Remzi Demir ve Hasan Çakır’ın bilgilerine başvurdum (3). Hemşerilerimden aldığım bilgiler ve yaptığım ufak çaplı bir araştırma sonucunda hatırlayabildiklerimi yeniden gözden geçirince İhsanî’nin Ergani’ye en az dört kez geldiğini söyleyebilirim. Sırasıyla:

Aşık İhsanî’nin Ergani’ye ilk olduğunu sandığım gelişi 1950’lerin sonunda, belki 1960 sonunda veya belki 1961 başında olmuştur. Güllüşah’la birlikte ve bir tür karı-koca dengbej olarak dolaştıkları ve aşklarını, birbirlerine nasıl aşık oduklarını, ülkeyi tasvir ederek, olağanüstü ayrıntılarla anlattıkları zaman dilimine rastlar. Konser, Adil Öztürk’ün yazlık sinemasında yapılmıştır. Konseri izleyenlerden biri olan M. Şehmus Güzel, yıllar sonra İhsanî’nin Ergani’ye bu ilk gelişiyle ilgili şunları yazacaktır:

“27 Mayıs 1960 askeri darbesinin hemen ertesi aylardayız. Zaman zaman olalı Ergani böyle bir gece yaşamamıştı. Çünkü kardeşlerim bu gece Adil Abe’nin ‘büyük masraflardan kaçınmayarak getirttiği’ bir sanatçımızın konseri var. Buna sadece konser de diyemeyiz aslında. Hangi açıdan bakarsak bakalım tam anlamıyla bir seyir. İşte sahnede upuzun saçlı, upuzun sakallı ve kendine özgü giysileri içinde sanatçımız. Sol elindeki sazı şöyle bir havaya kaldırır kaldırmaz açık hava sinemasından bir alkış fırtınası koptu ki sorulmaz: Büyük Cami’nin minaresi tiril tiril titredi. İlkokulun camları, Hükümet Konağı’nın merdivenleri de.”(4)

Aşık İhsanî, Şubat 1966’da Ergani’ye ikinci kez gelerek Arif Efendi’nin Oteli’ nin Salonunda düzenlenen ‘Az Gelişmiş Türkiye’nin Gelişmemiş Doğusu’ adlı konferansın sonrasında şiir ağırlıklı bir konser vermiştir. Konferansı Ali Güzel yönetmiştir. Konuşmacı olarak Av. Canip Yıldırım Kürt sorununu; Dr. Yücel Kanpolat ise tüm sorunların ancak sosyalizmle çözülebileceğini dile getirmiştir. Şeref Yıldız, Fırtınada Yürüyüş adlı kitabında düzenlenen bu konferansla ilgili şu önemli değerlendirmeyi yapmaktadır:

“Bölgede sosyalizm ile Kürt meselesinin birlikte tartışıldığı ilk toplantıydı. Küçük bir kasabada az sayıda insanın izlediği mütevazı bir toplantı.”(5)
Konferansın ardından, ifadesi alınmak üzere, Aşık İhsanî Ergani polis karakoluna ‘davet’ edilmiştir. Karakoldaki o anı ise, kasabamızın en acar muhabiri ve fotoğrafçısı Adil Öztürk çektiği fotoğrafla ölümsüzleştirmiştir. İlk kez yayınlan bu fotoğrafa baktığımızda; uzun saçlarıyla bir derviş izlenimi yaratan Aşık İhsanî, Ergani polis karakolunda masaya oturmuş, polis ayakta. Ama İhsanî’nin keyfi yerinde gibi...

Ali Güzel Ağabey 13 Mart 2010 tarihinde bana gönderdiği bir iletide konferansa dair hatırlayabildiklerini şu satırlarla dile getirmiştir:
“Gelelim 1966 Şubat’ına. Üniversiteyi bitirmişim, Mart sonunda askere, yedek subay okuluna gitmeyi bekliyorum. O nedenle Ergani’deyim. Ergani Sağlık Ocağı Doktoru Yücel Kanpolat (Daha sonraları Ankara Ü. Tıp Fakültesi’nde Nöroşürirji Profesörü oldu) ile birlikte bir açık oturum düzenledik. Konusunu ‘Az gelişmiş Türkiye’nin Gelişmemiş Doğusu’ şeklinde adlandırdık. Yer, Öğretmenler Derneği Lokali. (Arif Yetmen’in Oteli’nin giriş katı) (Sanırım o zaman henüz Türkiye Öğretmenler Sendikası kurulmamıştı, öğretmen örgütlenmesi dernek biçimindeydi.) Açık oturuma konuşmacı olarak Diyarbakır’ın bazı parlamenterlerini (özellikle iktidardaki Adalet Partisi ve ana muhalefetteki CHP mensupları) ve Türkiye İşçi Partisi’ nden Av. Canip Yıldırım’ı çağırdık. Bir kısmı gelemeyeceğini peşinen söyledi, bir kısmı geleceğini söyledi fakat gelmedi. Neyse, oturum gün ve saatinde Canip Abe, yanına Aşık İhsanî’yi de almış, Diyarbakır’dan çıkageldi. Kürsüde yönetici olarak ben, konuşmacı olarak Av. Canip Yıldırım ve Dr. Yücel Kanpolat bulunduk. İlgi, coşku ve gururla dinlendi. Kasabaya sıkışmış ketûm insanlarımızın, hayata ve dünyaya nasıl bir evrensel açıyla baktıklarını, parlayan gözlerinde gördüm. (12 Mart 1971’in kara gözlüklü Genelkurmay Başkanı’ nın “siyasal bilinçlenme, ekonomik gelişmenin önüne geçmişti; müdahale etmemiz gerekliydi” mealindeki lafları boşuna değildi!) Konuşmaların sonunda İhsanî’yi kürsüye aldık, yüreklere işleyen sesiyle şiirlerini okudu, çağladı. Oturumun sonunda İhsanî’yi polis karakoluna davet ettiler ve gözaltına aldılar. Akşam olmuştu. İsmail Abe (‘İso Koto’ namıyla maruf İsmail Çelikel) demlenmemiş olmaz. Lokantada bir şeyler yeyip içtik, İhsanî’ye gönderdik. Yemekten sonra gece boyunca karakolun önündeki ‘MadenYolu’nda gidip geldik. Arada bir karakola uğrayıp adamımızın durumunu yokluyorduk. Fıkralarıyla, espirileriyle bizi uyutmayan İsmail Abe aklımda, fakat başka arkadaşlar var mıydı, kimlerdi, hatırlıyamıyorum. Sevgili arkadaşlarım Şeref Yıldız, Cumali Dinçer, İsmail Abe’nin kadim yoldaşı ve arkadaşı Ömer Abe (Ömer Kan) muhtemelen varlardı. Sanırım sömestr tatili bitmiş ve üniversiteli arkadaşların çoğu okullarına gitmişti. Sabahleyin İhsanî, savcılığa ve oradan da sorgu ve tutuklama talebiyle Sulh Ceza Hâkimliği’ne sevkedildi. Savcı, benim ve Yücel Kanpolat’ın da ifadelerimizi aldı, fakat bizim için sorgu ve tutuklama talebinde bulunmadı. İhsanî’yi sorguya çeken hâkim Turabî Erdoğan (Dersimli’ ydi, yıllar sonra en son Ankara Numune Hastanesi’nde hasta yatağında görmüştüm, anısına saygılar. Darbe ve sıkıyönetim dönemlerinde çok zulüm görmüş arkadaşımız Piltan Erdoğan’ın da abesiydi.) tutuklama talebini reddederek serbest bırakılmasına karar verdi. Bizim açık oturum maceramız da fazla bir vukuat olmadan öylece bitti. Galiba, Ergani’de ilk defa bir açık oturum yapılmış oluyordu.” (6)

Aşık İhsanî, 1974 yılında Ergani TÖB-DER Şubesi’nin öncülüğünde düzenlenen bir konser vesilesiyle de Ergani’ye gelip Halk Eğitimi Salonu’nda bir konser vermiştir.
Aşık İhsanî’nin Ergani’ye son gelişi 1975 yılı yazında da olmuştur. Bu gelişinde Şan Sineması yazlığında bir konser vermiştir. Bana anlatıldığına göre, İhsanî, konser esnasında bir ara sol elini havaya kaldırıp; “Türk Halkına selam olsun” diye haykırır ve sonra da sakal ve bıyığını taramak için dinleyicilere; “Ka jiminre şe bînin, ez pê simbêla xwe şekim” diye, Kürtçe seslenerek bir tarak ister... Konsere ara verildiğinde bir genç; “İhsanî Abem, ‘Türk halkına selam olsun’ diyorsun, ama burada sadece Türk halkı yok, ‘Türkiye Halklarına selam olsun’ demen gerekmez mi?” diye, sitem içerikli sorusunu yöneltince;
Aşık İhsanî, soru soran gence dönüp bakar ve gülümser, sonra da; “gel buraya çakır gözlüm” diyerek yanına çağırır alnından öper. (7)

...

Ölüm Aşık İhsanî’yi bizden ayırdı, ama O türküleriyle, besteleriyle, şiirleriyle, kitaplarıyla hep aramızda yaşayacaktır. Değerli ozanımızı ölüm yıl dönümünde saygıyla anıyorum.

(Birgün Gazetesi Pazar Eki - 18 Nisan 2010)

*http://www.uzulmez.info/muslum
e-posta: muslimce@yaho.co.uk
(1)http://tr.wikipedia.org/wiki/A%C5%9F%C4%B1k_%C4%B0hsani#Ya.C5.9Fam_.C3.96yk.C3.BCs.C3.BC
(2) Oral Çalışlar, 68’ Başkaldırının Yedi Rengi, Milliyet Yayınları, İstanbul-1989, s.12
(3) Aşık İhsani’nin Ergani’ye gelişleri konusunda verdikleri bilgilerden dolayı değerli hemşerilerim Emekli Anayasa Mahkemesi Hakimi Ali Güzel, Prof. Dr. M. Şehmus Güzel, Cumali Dinçer, Resul Üstün, Remzi Demir ve Hasan Çakır’a çok çok teşekkür ederim.
(4) “Aşık İhsanî’den kalan”, M.Şehmus Güzel, Günlük Gazetesi/27.04.2009.
(5) Şeref Yıldız, Fırtınada Yürüyüş, TÜSTAV Yayınları, İstanbul-2009,
s. 44.
(6) Ali Güzel’in 13 Mart 2010 tarihli iletisi.
(7) Burada anlından öpülen ve de bunu bana anlatan Remzi Demir’ dir.

24 Aralık 2010 Cuma

İlhan Berk (1918-2008)

(d. 18 Kasım 1918, Manisa - ö. 28 Ağustos 2008, Bodrum)
Balıkesir Necatibey Öğretmen Okulu' ndan mezun olmuş, Espiye'de iki yıl ilkokul öğretmenliğinden sonra Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü' ne girdi. Enstitünün Fransızca bölümünden mezun (1944) olan Berk, 1945-1955 yılları arasında Zonguldak, Samsun ve Kırşehir' de ortaokul ve liselerde Fransızca öğretmenliği yaptı. 1956 yılından itibaren on üç yıl boyunca Ankara' da T.C. Ziraat Bankası'nın Yayın Bürosu' nda çevirmenlik yaptı.
Bu süre içinde modern dünya şiirinin iki büyük şairi sayılan Arthur Rimbaud ve Ezra Pound' un şiirlerini çevirerek kitaplaştırdı. Bu tarihten sonra kendini tümüyle yazmaya verdi ve bir anlatı kitabı dışında, yalnız şiir ve şiire ilişkin yazılar yazdı. Kül adlı kitabıyla 1979 yılında Türk Dil Kurumu ve İstanbul kitabı ile de 1980 yılında Behçet Necatigil Şiir Ödüllerini kazandı. 1983'de Deniz Eskisi adlı kitabıyla, Yedi Tepe şiir Armağını'nın 1988'de de Güzel Irmak adlı kitabıyla Sedat Simavi Edebiyat Ödülü' nü (F. Edgü ile) aldı. 28 Ağustos 2008 tarihinde Bodrum'da 90 yaşında vefat etti.

Yazım Hayatı:
İlhan Berk, ilk şiirlerini Manisa Halkevi' nin dergisi Uyanış'ta yayımlamıştır (1935). Berk, 19 yaşındayken Güneşi Yakanların Selâmı adıyla kitaplaştırdığı bu şiirlerinde "hece vezni" kullanmakta ve o dönemin şiir anlayışına özgü bir karamsarlık taşımaktadır. "Sonsuzluk", "kızıl", "hulya", "ateş" en sevdiği sözcükler olarak görünmektedir. Sembolist şiirden esinlenilmiş izlenimi veren imgeler yapmayı sevmektedir: "Bir karanlık gecenin masmavi seherinde / Kızıl başörtünle gül yüzlü bahçede görün".
Dil anlayışı da henüz döneminden kopamamıştır ki, bunu da 19 yaşındaki bir şair adayı için doğal karşılamak gerekmektedir: "Kıpkızıl hulyalı bir renge yükselmeden gün / Bir devrin neşesini taşımakta yüzün". Berk' in ilk kitabına adını veren şiirinin son kıtası da şöyledir: "Neler, neler beklenmez nihayetsiz bir yerden / Güneşi içelim mor şafaklar gecesinden / Selâm ! Sonsuzluklara, hasret gönüllerden / Selâm, güneşe, göğü yakanlar bahçesinden!".
İlhan Berk, daha sonra 1940' lara doğru Yeni Edebiyat anlayışı içinde yer almış, Servet-i Fünun (Uyanış), Ses, Yığın, Yeryüzü, Kaynak gibi dergilerde yazmıştır. Türk şiirinin en deneyci şairlerinden biri olan İlhan Berk, durmadan yatak değiştirerek, ama bazı sorunsallara hep bağlı kalarak şiirini günümüze kadar eskitmeden getirmeyi başarmıştır.

Ödülleri:
Kül, 1979 TDK Şiir Ödülü.
İstanbul, 1980 Behçet Necatigil Şiir Ödülü.
Deniz Eskisi, 1983 Yedi Tepe Şiir Armağanı
Güzel Irmak, 1988 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü.

Yapıtları:

Şiir:
Güneşi Yakanların Selamı (1978)
Istanbul (1978
Günaydın Yeryüzü (1952)
Türkiye Şarkısı (1953)
Köroğlu (1955)
Galile Denizi (1958)
Çivi Yazısı (1960)
Otağ (1961)
Mısırkalyoniğne (1962)
Âşıkane (1968)
Taşbaskısı (1975)
Şenlikname (1976)
Atlas (1976)
Kül (1978)
İstanbul Kitabı (1980)
Kitaplar Kitabı (1981)(Seçilmiş Şiirler)
Deniz Eskisi (1982) (Şiirin Gizli Tarihi'ni de içerir.)
Delta ve Çocuk (1984)
Galata (1985)
Güzel Irmak (1988)
Pera (1990)
Dün Dağlarda Dolaştım Evde Yoktum (1993)
Avluya Düşen Gölge (1996)
Şeyler Kitabı Ev (1997)
Çok Yaşasın Sayılar (1999)
Anlatı [değiştir]
Uzun Bir Adam (1982)
1984 tokat niksar

Çeviri:
A. Rimbaud : Seçme Şiirler (1962)
Dünya Edebiyatında Aşk Şiirleri (1968)
Dünya Şiiri (1969)
Bir İspanyol Çiftçisinin Mezar Taşı - Attila JOZSEF
Bölge - Guillaume APOLLINAIRE
Camichi - Max JACOB
Canto L - Ezra POUND
En Yüksek Kulenin Türküsü - Arthur RIMBAUD
Eskil - Arthur RIMBAUD
Mutluluk - Arthur RIMBAUD
Nâibin Hikâyesi - Saint John PERSE
Olmak - André BRETON
Rondel - Stéphane MALLARMÉ
Sarı Asma Kuşu - René CHAR
Sesliler - Arthur RIMBAUD
Yaz Üzüntüsü - Stéphane MALLARMÉ

Antoloji:
Başlangıcından Bugüne Beyit Mısra Antolojisi (1960)
Aşk Elçisi (1965-antoloji),

Diğer:
Şifalı Otlar Kitabı (1982)
El Yazılarına Vuruyor Güneş (1983)
E. Pound : Seçme Kantolar (1983)
Şairin Toprağı (1992)

Kaynak: Vikipedi

...................................................

İlhan Berk İle Söyleşi
Türk şiir tarihi bakir bir topraktır


Söyleşi:Doğan Hızlan

Şiir üstüne çok yazı yazdınız, şiir kavramı, şiir kuramı çalışmaları deyince İlhan Berk adı geliyor aklımıza. Bu yazılar şiirinizin bir tür oluşum güncesi sayılabilir mi?

Her insan uğraşı üstüne düşünür, bundan doğal birşey olamaz. Bir çilingir, bir kunduracı, bir marangoz uğraşısının gizleri ne denli-kendisinden önce gelenlerce-saptanmış olursa olsun, yine de düşünmekten kendini alıkoyamaz. Bilinenin dışına çıkmak için yeni düğümler, yeni ilmikler, yeni çözüm yolları arar. Bu bir yaratıcıysa, daha da kaçınılmaz olur bu. Nedeni de binlerce yolun içinden kendi yolunu kendi çizecektir. Bunun başka bir çıkar yolu yoktur. Üstelik, bunu ta baştan yapmak zorundadır. Orada gidip gelecektir çünkü, orasını ekip biçecek, böylece de: 'Ben bu dünyadan geçtim!' diyecektir. Bir ozanın, bir yaratıcının bunu diyebilmesi için de, bu yolun gerçekten onun olması, üstüne tapulaması gerekir. Bunsuz bir yaratıcının varlığı çok su götürür. Dahası, yoktur. Her ozanın ölüm-kalım sorunu önce burda yatar.

Her ozan gibi ben de işin başında kendi kazacağım yolu düşündüm. Bunun için de benden önceki yolları inceledim, taşları, kumu, çakılı nasıl karacağımı, onları nasıl dökeceğimi araştırdım. Böylece o bildiğiniz yolu döktüm. Şiir öğretilmez, öğrenilmez: Bulunur. Böyle diyorum, çünkü her ozan kendi tarlasını kendi kazar, ordan çıkardığı da başka kimseninkine benzemez. Toprağın birçok damarlarından yararlanarak kendi alışımını ortaya çıkarır. Ben: 'Yalnız ozanların öğretmeni yoktur.' derken, bunu söylemek istemişimdir. Bugün 'şiir kavramı, şiir kuramı' diye, şiir üstüne yazdığım yazılara baktığımda, şiiri çok değişik anladığımı anlattığımı görüyorum. Ama bu çoğunlukla yazdığım yazılara böyledir. Şiirimde öyle sanıldığı gibi büyük değişikler yok gibi geliyor bana. Aslında, 'kuram' bir ozanın yazdığı, şiirlerinin koyduğu kurumda aranmalıdır. Ondan çıkarılmalıdır: Söylediklerinden, yazdıklarından değil. 'Ne kadar kuram varsa, o kadar ozan vardır' sözü de bu yüzden doğrudur. Her ozan hayatına, şiirine baktığında çok değişik yollardan geçtiğini sanabilir ama, esasta bu yol tektir, ve de bu kendine çizdiği-baştanberi- yoldan başka birşey değildir. Ya da bu bana böyle görünüyor.

Şiir çizginiz değişimler gösterdi. Özellikle İkinci Yeni diye adlandırılan akımın da savunucuları arasında sayılıyorsunuz. İkinci Yeni neydi, böyle bir akım var mıydı? Türk şiirine yararı mı oldu zararı mı?

Şiir bir dil sorunsalıdır. Dili bulmadır. Dili bulmakda, yine onunla gide gele, yıkana, yoğrula olur. Bir şiirin koyduğu değişik çizgiler özle biçimden çok yine 'şiir dili' dediğimiz, her ozanın dilinde kendini belli eder. Başlangıçta bu dilin girip çıkmadığı çukur, oyuk, yol, tepe yok gibidir. Yöresini araştırma, toprağını bulma çabasının ta kendisidir bu. Giderek, kendi seçmesini yapar dil. Ayrıkotlarını temizler, girip çıktığı çıkmaz sokakları bırakır, kokladığı, kazdığı su yollarını bir kıyıya iter, sonunda deltasına yerleşir, sınırını çizer, otağını kurar. Bir ozanın şiir çizgisinin değişikliği dediğimiz bu dildir işte. Sizin benim şiir çizgimin değişiklikler gösterdiğini söylemeniz de bundan başka bir şey değildir sanırım. Öte yandan, her ozanda açık-kapalı bunu görebiliriz. İkinci Yeni'ye gelince, Türk şiir tarihi hiç kimsenin merakını çekmemiş bir topraktır. Ne irdelenmiş, ne de üstüne eğilinmiştir. Bakir bir toprak olduğu için de herkes üstüne birşeyler söyleyegelmiştir. Bir gün Türk şiiri incelendiğinde İkinci Yeni'nin Türk şiirinde ayrı bir damar olduğu anlaşılacaktır. Bunca zengin olan eski şiirimiz, Tanzimatla -onu izleyen bütün yenileşme çabaları da gözönünde bulundurulduğunda- Cumhuriyetle büyük çizgiler koyarak gelmiş değildir. Cumhuriyet şiiri, Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Nâzım Hikmet demektir. Topu topu üç çizgidir yani. Orhan Veli, ve arkadaşlarıyla bir dördüncü çizgi gündeme girmiştir.

İyice bakılırsa İkinci Yeni'nin bir beşinci çizgi olduğu görülecektir. İkinci Yeni'nin koyduğu bu beşinci çizgidir. Şiirimizi 'teşrih masasına' yatırma, onu havalandırmadır bu. Bugün Nâzım Hikmet şiiri değişik biçimde de olsa-bir alt gelenek olarak vardır. Sürdürülmektedir. Bu aşılmış değildir. Onun yörüngesinde dönmektedir. Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet şiiri, böyle bir gelenek koymamıştır. Ama bir ara yol olarak açıktır. İkinci Yeni'ye gelince, elbet o da baştaki gibi kalmamış, değişmiştir, ama bir çizgidir o şiirimizde. Giderek alanını daha da genişletmektedir. Bundan kimsenin kuşkusu olmamalı. Nâzım Hikmet'in koyduğu şiirle hesaplaşa, çarpışa, yeni sularla yıkanarak, yeni boyutlar edinerek sürüyor. İkinci Yeni'nin bir akım olduğunu söylemeye herkes korkuyor. Akım ne sanılıyor? Bir ulusun şiirini 'allakbullak edip, yalnız onun egemen olması mı? Dünya şiir tarihinde böyle bir şey yoktur. Akım, bir ulusun şiirinde yeni bir çizgi demektir. Bazı ozanların bir çağa parmak kaldırmasıdır. Öte yandan, İkinci Yeni, bugün -başlangıcı düşünürsek- giderek kendi toprağını bulma yolundadır da. Ağababasının Ahmet Haşim olduğunu hergün daha bir anlamadadır. Köksüz değildir yani.

Değişkenlik gösteren şiirlerinizin ana çizgisini saptayabilir misiniz?

Ben şiirimi değiştirecek büyük yaşamalar, büyük inişler çıkışlar yaşamadım diye düşünürüm kendimi. Şiirle gittim geldim ben. Asıl alış-verişim onunla oldu. Onunla dövüştüm, cebelleştim, yattım kalktım. Bir değişiklik koyuyorsa, bu cebelleşmenin değişikliğidir bu. Şiirimin ana çizgisini saptamak her ne kadar benim işim değilse de, dilde, dili kullanışımda aranmalıdır bu. Özün bende baştan beri pek değiştiği kanısında değilim. Öz gibi, biçim değişikliklerinede uğramamıştır şiirim. Değişik gibi görünen biçimler, özler dilden gelmektedir, dilin kullanış biçiminden diye düşünüyorum. Ben bir dil simyacısıyım. Tek gerecim o. Her yerde onu ararım. Evliya Çelebi'ye, Hammer'e, Katip Çelebi'ye, Batuta'ya daha nicelerine düşüşüm, fermanlara, araç gereç kitaplarına, el ilanlarına değin uzanışım bundandır hep. Çağların diliyle yıkanmak isterim. Benim dil anlayışım böyle bir gelenek kurar. Böylece bu elimdeki dille iki üç elle yazarım. Şiirimin değişik çizgiler koyması bundandır, dilin kullanılış biçiminden gelir. Elbette yaşamımdaki acıları, sevinçleri, bir yana attığımı, onların bir öz-biçim alışverişini oluşturmadığını söyleyecek değilim. Ama egemenlik hep dildedir, yansırsa ordan yansır bu. Konular, özler pek değişmez bende. Yıllardır seviler, kent yaşamları, doğa, insan görüleri olmuştur konularım. Değişkenlik hep dili kullanışımdan, kimi onun üstüne üstüne yürüyüşümden, kimi uyumumdan, kimi onu silmek istememden gelmiştir. Dilin beli nerde gelmişse, ben ordayımdır. Tek elle yazmak sıkar beni. Bu yüzden sık sık el değiştiririm. Dilin sıfır noktasına dönerim çoğunlukla. Bir yıldır elli ot üstünde çalıştım. On yıldır da bu elli otu nasıl anlatabilirim diye düşündüm. Dili bulunca bir yılda tamamlandı bu. Otlarla gide gele, onlarla yata kalka başlayan bu serüven; ancak dili bulduğumda tamamlandı. Şifalı Otlar Kitabı'nın yaşamı da bu dil serüveninden başka bir şey değildir. Şimdi de bu yolculuğu hayvanlara, sulara, madenlere, kuşlara, böceklere, taşlara değin sürdürmek istiyorum. Şifalı Otlar Kitabı'nı yazarken öyle bir yere geldim ki, nesnel bir algı, imge koymayan hiçbir sözcük beni ilgilendirmez oldu. Çağrışımlar, kavramlar, simgeler, (şiirin bu kanser sözcükleri) yokoluverdiler. Dokunulmayan hiçbir nesneye bakamaz oldum.

Bugün Türk şiirinin vardığı düzeyi yeterli buluyor musunuz? Bugünkü Türk Şiir geleneğimizden yararlanabiliyor mu? Yararlanıyorsa nasıl, yararlanmıyorsa neden?

Sevgili Doğan Hızlan, 'Bugünkü Türk şiirinin vardığı düzeyi yeterli buluyor musunuz?' diye bir soru bana göre değil. Yanıtı çoktan: Hayır, hayır elbet. Türk şiirinin geleneğinden yararlanıyor muyuza gelince: Duralım burda biraz. Büyük bir şiir olan eski şiirimiz, Fransız, İngiliz, Alman şiiri gibi bir gelenek koymaz. Ben geleneği dile çok bağlı diye düşünürüm. Tarihi, ekini, düşünü bir yana atmam ama, onları da dilin içinde düşündüğüm için bizim bir Fransız, Alman, İngiliz şiiri gibi bir geleneğimiz yoktur. Bir Fransız Villon'dan, bir İngiliz Chaucer'dan bir Alman Goethe'den yararlanırken, biz aynı biçimde eski şiirimizden yararlanamayız. Biz hâlâ elimizdeki gereci (dili) yoğurmakla, onu kurmakla cebelleşiyoruz. Gelenekten ben dili anlıyorum dediğim zaman bunu söylemek istiyorum. Salah Birsel'le biz bir zamanlar eski şiirimizden nasıl yararlanırız diye düşündüğümüzde, ben eski şiirimizden, ondaki sesten yola çıkmayı öne sürmüştüm. Bunun için de bir zaman eski şiirimizden beyitler ezberleyip, o sesleri şiirimizde kullanmaya çalıştık'. Bir ulusun düşünce tarihi şiirdeki seslere yansır diye düşünüyorduk. Bu yaklaşımı bir yana atmamak gereğini duyduk. Bugün de bunun geçerliliğini ileri sürebilirim. Gelenekten biz böyle yararlanabiliriz derim, yararlanabilirsek. Aslında biz kendi geleneğimizi kendi kuran o yıldızlar kümeleriyiz. Bizim göğümüz boş. Bir Ahmet Haşim, bir Yahya Kemal, bir Nâzım bunda bize yardımcı olabilir diyorum. Onların bir çizgileri vardır çünkü. Oraları kazmalıyız derim, oralardan çıkaracağımızla yetinelim demiyorum elbet; ama ben önümüzde onları görüyorum gelenek diye. hepsi bu...

(Gösteri, Ağustos 1981)

Yavaş yavaş geçtim kalabalıkların arasından

Yavaş yavaş geçtim kalabalıkların arasından
bir deniz çarpması gibi çoğalta çoğalta geçen
geçtiği yeri
yavaş yavaş çıktım içimden.Dokundum
yavaş yavaş acıya,kuvarsa,şiire
yavaş yavaş tarttım suyu,anladım nedir ağırlık
kokular
coğrafya.
Eğildim sonra gövdeyi tanıdım ve düzenini
gördüm sessizliğin dümdüzlüğünü
gördüm yinelemedi gördüğüm hiçbir şey
böyle yavaş yavaş geçtim insandan insana
insanlaştırdım yavaş yavaş dışımı
böyle karıştım kalabalıklara
kalabalıklaştım böylece..

İlhan Berk

19 Aralık 2010 Pazar

Victor Jara (1932-1973)

Víctor Lidio Jara Martínez (23 Eylül 1932 Santiago, Şili; - tahminen 16 Eylül 1973), Şilili şarkıcı ve müzisyen. Şili kültür ve müziğinde son derece önemli etkileri olmuş bir sanatçıdır. Hayatı ve müziği ülkesinin aynası olmuş, içinde yaşadığı zamanı ve felsefesini yansıtmıştır.

Victor Jara Santiago' da Lonquén köyünde doğmuştur. Ebeveynleri çiftçidir. Babası Manuel basit bir kahya iken, annesi Amanda ailesinin geçimi için çok sayıda işte çalışmıştır. Birçok ailede olduğu gibi babası alkol problemleri çekmekte ve annesine kötü muamele yapmaktaydı. Babası aileyi terk ettikten sonra annesi Amanda ailenin bakımıyla tek başına ilgilenir. Annesi Victor Jara'nın hayatında çok önemli bir parçadır. O da şarkı söyleyip, gitar çalmış, bunları ve şili folk müziğini oğluna öğretmiştir. Annesiyle beraber geçirdiği zamanın, müzik hayatına adım atmasında çok önemli etkileri olmuştur. Annesinin ölümünden sonra muhasebe eğitimini yarım bırakmış ve ilahiyat okumak istemiş, ancak bu sadece 2 yıl sürmüştür.

Dine olan inancını kaybettikten sonra işsiz olarak Lonquén 'e döner ve yakın arkadaşları ile kendini folklor tahsiline adar. Bu zaman zarfında tiyatroya ilgisi gelişir ve Universidad de Chile' de tiyatro okuluna başlar. Bu ve takip eden yıllarda Victor Jara çok sayıda tiyatro yapımında (mesela Carmina Burana) yer alır. Violeta Parra' a ilk defa rastladığında, tekrar folklor söylemeye ve okumaya başlar. Parra, şarkıcı, Santiago' da küçük bir cafe sahibi ve geleneksel Şili folk müziği hayranı bir sanatçıdır. Victor Jara ona bu cafede yardım eder ve şarkı söyler.

Victor Jara, diğer şarkıcılarla birlikte Salvador Allende ve sol partilerini birleştiği bir hareket oalan Unidad Popular yararına birçok konser verir. 11 Eylül 1973'de Augusto Pinochet'nin gerçekleştirdiği darbe sırasında, Victor Jara Teknik Üniversite 'deki işi başında tutuklanır ve birçok yoldaşı gibi Estadio Chile' de (Şili stadyumu) işkence görür. Bir daha gitar çalamaması için elleri kırılır. Hatta bu korkunç işkenceler sırasında bile Jara, Unidad Popular 'ın şarkısını söylemeye çalışmaktadır (Venceremos). Nihayetinde vahşice dövülen Jara, bir makinalı tüfekle öldürülür ve cesedi Santiago Mezarlığı yakınında bulunur. Fakat Karısı yine de onu onurlu bir şekilde defnetme imkânını bulur. Akabinde Şili'yi terk eden karısı 1994'te onuruna "Fundación Víctor Jara" yı kurar.

Şili' deki Pravda muhabiri Vladimir Çernisev, Jara'nın son anlarını şöyle anlatıyor:
"Victor Jara dudaklarında şarkıyla öldü. Onu yanından hiç ayırmadığı refakatçisiyle, gitarıyla birlikte stadyuma getirdiler. Ve şarkı söylemeye başladı. Öbür tutuklular, gardiyanların ateş açma tehdidine rağmen melodiye eşlik etmeye başladılar. Sonra bir subayın emri ile askerler Victor'un ellerini kırdılar. Artık gitar çalmıyordu, ama zayıf bir sesle şarkı söylemeyi sürdürdü. Bir dipçikle kafasını parçaladılar ve diğer tutuklulara ibret olsun diye ellerini kesip tribünlerin önüne astılar"
Vladimir Çernisev

Victor Jara'nın yaşamı, parçaları ile güçlü bir şekilde insanlara seslenen entelektüel bir şarkıcıyı işaret etmiştir. Bu yüzden şarkıları gücünün sertifikası haline gelmiştir.
Eylül 2003 tarihinde öldürülmesinin 30. yıldönümünde öldürüldüğü Estadio Chile stadyumunun ismi Estadio Víctor Jara olarak değiştirilmiştir.

9 Aralık 2004' de ölümünden 31 yıl sonra yargıç Juan Carlos Urrutia emekli subay Mario Manríquez Bravo hakkında dava açar. Bravo, Jara öldürüldüğü sırada Estadio Chile 'de en üst rütbedeki subay olup staduyumun kumandası onun sorumluluğunda olduğundan ölümlerden de o sorumlu tutulmaktadır.

Alıntı: Vikipedi

Bildirge

Ne türkü söyleme aşkımdan ne de sesimi
Dinletmek için değil bunca türkü söylemem.
Benim namuslu gitarımın sesi
Hem duygulu hem de haklıdır.
Dünyanın yüreğinden çıkar
Bir güvercin gibi kanatlı
Kutsal su gibi şefkatli,
Okşar gitarım öleni ve yiğidi.
Şarkım amacına kavuşur
Violetta'nın dediği gibi.
Pırıl pırıl coşkulu durmak bilmez
Ve bahar kokan bir işçidir!

Gitarım ne zenginlerin gitarıdır,
Ne de başka bir şeyin.
Şarkım bir yapı iskelesidir
Eriştirir bizi yıldızlara.
Katıksız gerçekleri şarkısında
Söylerken bir insan ölmek pahasına,
Anlamını bulur o şarkı
Damarlarında atarken.

Şarkım ne gelip geçici övgüler düzer
Ne de başkalarına ün katar,
Yoksul ülkemin
Kök salmıştır toprağına.
Orada, her şeyin bittiği
Ve her şeyin başladığı yerde,
Söylerim o her zaman yiğit ve derin
Sonsuza dek yeni olacak şarkıyı.

(Victor Jara)

"18 eylül 1973 , salı..

Sokağa çıkma yasağının bitişinden yaklaşık yarım saat sonra ön kapı , sanki birisi zorla girmeye çalışıyormuş gibi sallandı..

Kapı kilitliydi ; banyo penceresinden bakınca kapıda bir delikanlının durduğunu gördüm.. Zarar verecek birisine benzemiyordu.. Aşağı indim kapıyı açtım.. delikanlı alçak sesle , ‘Victor jara’ nın eşini arıyorum’ dedi.. ‘Evi burası mı.. lütfen, bana güvenebilirsiniz.. Dostum ben..' kimliğini çıkarıp uzattı.. 'İçeri girebilir miyim.. sizle konuşmam gerekiyor..' gergin ve tedirgin görünüyordu.. fısıldayarak , ‘Komünist gençlik üyelerindenim..' dedi..

İçeri aldım , salonda karşılıklı oturduk.. 'Çok özür dilerim,' dedi, 'Sizi bulmam gerekiyordu.. Maalesef.. Victor’un öldüğünü bildirmek durumundayım.. Bedenini morgda bulmuşlar..Orada çalışan yoldaşlardan birisi tanımış.. Lütfen cesur olun.. O mu , değil mi kesin anlamak için benle gelmelisiniz.. Lacivert iç çamaşırı mı giymişti.. Lütfen gelmelisiniz çünkü ceset kırk sekiz saattir morgdaymış ve kimse sahip çıkmazsa toplu mezarlardan birine gömecekler..’

Yarım saat sonra direksiyonda, yanımda delikanlıyla santiago sokaklarını zombi misali geçiyordum.. Adı hector’du ve bir haftadır morgda, her gün getirilen cesetlerin kimlik tanımlamalarını yapmaya uğraşıyordu.. Kibar, duyarlı bir gençti ve beni almaya gelmekle büyük tehlikeye atılmıştı.. Çalışan sıfatıyla giriş kartına sahipti ve bu sayede beni genel mezarlığın hemen yanındaki morgun küçük yan kapısından içeri soktu..

Şoka rağmen bedenim işlemeyi sürdürüyordu.. Belki dışarıdan bakanlara normal ve kendime hakim görünmüşümdür.. Gözlerim görmeye, burnum koku almaya, ayaklarım yürümeye devam ediyordu..

Karanlık bir geçitten büyük bir salona çıktık.. Zemini kaplayan, köşelere yığılı , çoğu baştan aşağı yaralı , kimisinin elleri hala arkasından bağlı çıplak cesetlerin yanından geçerken yeni arkadaşım Hector koluma girdi.. Genci, yaşlısı.. Yüzlerce ceset vardı.. Çoğunluğu işçi görünüşlüydü.. Yüzlerce ceset, suratlarına kokuya karşı bez maskeler takılı morg çalışanlarınca ayaklarından sürüklenerek getiriliyor , yığınların üstüne fırlatılıyordu.. Salonun ortasından, Victor’ u bulmamak istercesine durdum.. İçimi öfke kaplamıştı.. Haykıracağımı, sövmeye başlayacağımı fark eden Hector, 'Lütfen ,' dedi, 'Hiçbir şey belli etmemelisiniz..' Başımız belaya girebilir.. Lütfen sessiz kalın.. Gidip ne tarafa bakacağımızı sorayım.. Burası değil galiba..'

Yukarı çıkmamız söylendi.. Bina öylesine cesetle dolmuştu ki idari ofisler bile boş değildi.. Uzun bir koridor.. Kapılar.. Kapılar.. Yerlerde yatan, bu sefer giyimli, öğrenci görünüşlü on, yirmi, otuz, kırk, elli ceset.. Ve işte orada, dizili cesetlerin ortasında Victor’ u buldum..

Zayıf, kupkuru görünüyordu.. Ama victor’ du.. Bir haftada bu kadar çökertecek neler yapmışlardı aşkıma.. Gözleri açıktı ve kafasındaki ürkütücü yarayla yanaklarındaki morluklara rağmen meydan okurcasına hiddetle ileri bakar gibiydi.. Giysileri yırtılmıştı.. Pantolonu ayak bileklerine indirilmiş, kazağı koltuk altlarına sıyrılmıştı.. Lacivert donu bir bıçak veya süngüyle delinmiş gibi görünüyordu.. Göğsü delik deşikti ve karnında kocaman bir yarık vardı.. Elleri, bileklerinden kırılmış gibi tuhaf bir açıyla duruyordu.. Ama bu victor’ du.. Kocamdı.. Aşkımdı..

Bir yanım o anda ölüverdi.. Orada dikilirken içimdeki bir şeyin ölüşünü hissettim.. Kıpırdayamıyor, konuşamıyordum.."

Victor JARA , Yarım Kalan Şarkı Joan JARA
Çeviri: Algan SEZGİNTÜREDİ, VERSUS KİTAP, Mayıs 2010..



.......

Şili' de sosyalist hükümete karşı gerçekleştirilen askei darbenin ilk günlerinde öldürülen müzisyen Jara' nın ölüümüyle ilgili adli tıp raporu da ortaya çıktı.
Ercan COŞKUN
İstanbul - BİA Haber Merkezi
29 Kasım 2009, Pazar

Şili' de 1973 yılında sosyalist Allende hükümetine yapılan darbenin ilk günlerinde katledilen efsanevi şarkıcı Victor Jara'nın ölümünde sır perdesi aralanıyor. Victor Jara Vakfı, şarkıcının cesedi üzerinde yapılan otopsi sonucunda elde edilen adli tıp raporunun ellerinde olduğunu açıkladı ve bu raporla ilgili bir basın açıklaması yapacaklarını duyurdu. Şarkıcının öldürülmeden önce ellerinin dipçikle kırıldığını, kafa, omuz, kol ve bacaklarına 44 kez ateş edildiğini belgeleyen rapor, davayı takip eden mahkemenin yargıcı Juan Eduardo Fuentes Belmar'a da gönderildi.

Yargıç Fuentes 15 Mayıs 2008 tarihinde davayı Santiago Stadyumu' ndaki en üst rütbeli asker olan emekli albay Cesar Manriquez Bravo' yu suçlu bulduğunu söyleyerek kapatmıştı. Ancak şarkıcının dul eşi 82 yaşındaki Joan Jara' nın da kurucuları arasında olduğu Victor Jara Vakfı olayın peşini bırakmadı. Vakfın 2004 yılında Victor Jara Stadyumu adı verilen o stadyumdan kurtulanları ifade vermeye, dolayısıyla mahkemeye kanıt sunmaya ikna etmesiyle, şarkıcının cinayet davası geçen yıl ivme kazandı. Soruşturmayı yürütenler, Pinochet ordusunda görev yapmış yüzlerce eski askeri sorguya çekti, haziran ayında da tam bir otopsi için Jara'nın cesedi mezarından çıkarıldı.
Tetiği çeken "El Loco"

Jara'nın ölümüyle ilgili olarak çoğu eski asker konuşmayı kabul etmezken, darbeden 5 ay önce askere alınan ve o tarihte 18 yaşında olan Jose Paredes Marquez adlı bir asker, cinayeti anlatarak sorumluların adlarını verdi. Paredes'in ifadesine göre Victor Jara 11 Eylül 1973 tarihinde gerçekleşen darbeden bir gün sonra Santiago Stadyumu'na getirildi.

Dört gün süren işkencelerin ardından 17 Eylül 1973 tarihinde yüzü şişmiş ve elleri tüfek dipçiğiyle kırılmış halde stadyumdaki soyunma odalarından birine getirildi. "El Loco" (Deli) lakaplı düşük rütbeli bir subay tabancasını Jara'nın şakağına dayayarak Rus ruleti oynamaya başladı. Ta ki kurşun denk gelip Jara'nın kafatasına saplanana kadar. Jara'nın bedeni sarsılarak yere yığıldı.

Ardından Paredes de içlerinde olmak üzere odadaki askerler tarafından Jara'nın cesedine 43 kez ateş edildi. Aynı odada Jara'nın ölümüne tanıklık eden 14 kişi de geride görgü tanığı bırakmamak için makineli tüfekle öldürüldü. Bu sırada rütbeli subay Nelson Edgardo Haase Mazzei soruşturma masasının arkasında oturuyor ve olan biteni seyrediyordu.

Ülkenin orta kısmında marangozluk yapan 55 yaşındaki Paredes bu ifadesinden sonra tutuklanarak cezaevine konuldu.
Joan Jara: "Cinayetin sorumlusu Pinochet ve tüm darbecilerdir"

Ne var ki, bu yeminli ifadesini iki kez imzaladığı halde Paredes, bir grup eski askerin kendisine avukat bulması ve askeri bir cezaevine transfer edilmesinin ardından söylediklerinden vazgeçti. Paredes ifadesini psikolojik baskı altında imzaladığını, o dönem kendi birliğinin başka yerde bulunduğunu, dolayısıyla Jara'nın ölümünü anlatmasının mümkün olmadığını, stadyumun soyunma odasında olanları günler sonra başka bir birlikteki askerlerden duyduğunu söyledi.

Paredes kendini savunmak için ayrıca "savaş sırasında verilen emirlere uymak zorunda olduğunu" da ekledi. Jara'nın avukatı Nelson Caucoto ise ifadenin doğru olduğunu belirterek "Ortada bir kurşun varsa, silah da vardır. Erin arkasında rütbeli bir subayın emir var. Subayı bulmaya çalışıyoruz" diye konuştu.

Sanatçının dul eşi Joan Jara da, o dönem verilen emri reddetse ölecek olan Paredes'in, cinayetten sorumlu tutulan tek kişi olmaması gerektiğini belirterek, "Onun suçlu olduğunu düşünmüyorum. Tek suçlu, ölüm ve işkence emrini veren Pinochet ile bundan keyif alan, bunun parçası olan herkes" dedi. Şili'de Augusto Pinochet'in başkanlığındaki 1973-1990 yılları arasındaki askeri cunta döneminde 3 binden fazla insan öldürülmüş, 28 binden fazla kişi işkence görmüştü.
Şili'de askeri darbe

Sosyalist Allende hükümetinin ve Jara'nın kulaktan kulağa dolaşan ve resmi olmayan hikayesi ise şöyledir:

11 Eylül 1973 günü sabahı jetler Şili Başkanlık Sarayı'nın üzerinde uçarken; keskin nişancılar çoktan sarayın çevresini sarmıştı. Tanklar bütün yolları tutmuş, Allende yanlısı tüm radyo istasyonları susturulmuştu. Sabah saatlerinde, Şili'de başkanlık sarayının tanklarla sarıldığının, çeşitli yerlerde çatışmaların meydana geldiğinin haberini alanlar, bulundukları yerlerde radyolarını açtıklarında Devlet Başkanı Salvador Allende'nin vedasına tanık oldular:

"Ülkemin işçileri, Şili'ye ve kaderine güven besliyorum. Hainlerin kendilerini kabul ettirmek istedikleri bu karanlık ve kötü anlarda, er ya da geç yeni bir toplum kurmaya layık insanlar için geniş caddelerin yeniden açılacağını bilmelisiniz. Yaşasın Şili! Yaşasın halk! Yaşasın işçiler! Benim son sözlerim bunlar ve ben kendi kendimi boşu boşuna feda etmediğime inanıyorum. Alçaklığı, vefasızlığı ve hainliği mahkûm edecekler için ölümümün bir ahlâk dersi olacağına eminim..."

Santiago stadyumundan havalanan güvercin

Bu sözlerinden kısa bir süre sonra Allende elinde silahıyla çatışarak öldü. Başkanlık Sarayı'nın düşmesinden sonra Şili sokaklarında bir sürek avı başladı. Allende'nin sosyalist yönetimine gönül vermiş insanlar bir bir toplanmaya başladı. Geniş çaplı gözaltılar, tutuklamalar başlatıldı, üniversitelerden öğrenciler toplandı. Toplananların sayısı o kadar fazlaydı ki, karakollar, hapishaneler hepsini almaya yetmedi.

Bir gün sonra Victor Jara da içlerinde binlerce kişi Santiago Stadyumu'na getirildi. Stadyumda işkenceli sorgular çoktan başlamıştı bile. Ama Victor Jara bunu kabul etmedi. Katledilen yoldaşı Allende'nin acısını duyduğu halde stadyumdakilere güç verebilmek için gitarının tellerine dokundu. Santiago Stadyumu'ndan 'şefkatli bir güvercin' havalanıyordu. Gitarın telleri binlerce kişinin yüreklerini titretiyor, postalların, namluların gölgesinde kıpırdanmalar başlıyordu. Daha önce hiç söylemediği, orada düşünüp yazdığı bir şarkıyı söylüyordu Jara. "Beşbin kişiyiz burada" diye başlıyordu şarkı:

"Beş bin kişiyiz
Kimbilir kaç kişidir
Bütün şehirlerde ve bütün ülkede
Tohum eken ve fabrika işleten
Yalnız burada onbin el"
Pete Seeger: "Victor Jara ölmeyecek!"

Gitarın sesini duyan bir asker Jara' ya yaklaştı. Stadyumdakilere ibret olsun diye tüfeğini, kaldırdı, dipçiğiyle Jara'nın ellerine vurarak parmaklarını kırdı. Ama Jara'yı susturamadılar. Bu sefer var gücüyle Venceremos marşını söylemeye başladı Jara. Üstelik şimdi yalnız da değildi. Stadyumdaki onlarca yüzlerce binlerce ses de Jara'nın sesine katılıyor, Venceremos (Kazanacağız) diye haykırıyordu. Jara'nın istediği de buydu. Generallerin karşısına çıkartıldı Jara 'Bir kez de bize söylesene' dediler. O da öyle yaptı. Önce gitara vuran elleri kesildi Jara'nın, sonra şarkı söyleyen dili. Yetmedi. Jara'nın sesi kurşuna dizilerek kesildi. Ancak Santiago Stadyumu' nda söylenen türkü hafızalara adeta kazındı, dilden dile aktarılarak bugünlere kadar ulaştı.. (Ercan Coşkun)

16 Aralık 2010 Perşembe

Patrice Lumumba (1925-1961)

Lumumba, Patrice (d. 2 Temmuz 1925 - 17 Ocak 1961), Kongo Demokratik Cumhuriyeti' nin ilk başbakanıdır.
Belçika Kongosu' nun Kasavi bölgesinde doğdu. Bir misyoner okulunda eğitim gördü ve Leopoldville (Kinşasa) ve Stanleyville'de (Kisangani) rahip ve gazeteci olarak çalıştı. 1955'de Lumumba bir sendikanın başkanı seçildi ve Belçika Liberal Partisi'ne katıldı. 1957 yılında zimmete para geçirme iddiasıyla tutuklandı ve bir yıl hapis yattı. Tahliye olduktan sonra 1958'de Kongo Ulusal Hareketi'ni kurdu.
1959'da Belçika, Kongo'ya beş yıl içinde bağımsızlığının verilmesini içeren bir planı açıkladı ve Aralık ayında yapılan yerel seçimlerde Kongo Ulusal Hareketi Lumumba'nın tutuklu olmasına rağmen büyük bir çoğunluk kazandı. Belçika'da 1960 yılında toplanan bir konferans Kongo'ya bağımsızlığın planlandan önce, Mayıs'ta yapılacak seçimleri takiben Haziran 1960'da verilmesini kararlaştırdı. Lumumba ve Kongo Ulusal Hareketi 23 Haziran 1960'da ilk hükümeti kurdu. Lumumba başbakan ve Joseph Kasavubu devlet başkanı oldu.

Lumumba'nın hükümet dönemi, Katanga bölgesinin Belçika'nın desteğini alan Moise Tshombe'nin önderliğinde Haziran 1960'da bağımsızlığını ilan etmesinden kaynaklanan siyasal çatışmalarla belirlendi. Birleşmiş Milletler birliklerin gelmesine rağmen karışıklıklar sürdü ve Lumumba Sovyetler Birliği'nden destek istedi. Lumumba, Eylül'de devlet başkanı Kasavubu tarafından yasallığı şüpheli şekilde görevinden el çektirildi. 14 Eylül'de Albay Joseph Mobutu (daha sonra Mobutu Sese Seko adını aldı) önderliğindeki ve Kasavubu tarafından desteklenen bir askeri cunta yönetimi ele geçirdi. Lumumba 1 Aralık 1960'da Mobutu'ya bağlı birlikler tarafından tutuklandı. Yakalandığı Port Francqui'den Leopoldville'e kadar elleri kelepçeli olarak getirildi. Birleşmiş Milletler genel sekreteri General Dag Hammarskjold Kasavubu'yu, Lumumba'ya hukuk çerçevesinde muamele etmeye davet eden bir çağrı yayınladı. Patrice Lumumba cunta tarafından tutuklanmış ancak BM tarafından koruma altına alınmıştır. Leopoldville'deki evi BM tarafından korumaya alınmıştı. Ancak Lumumba bu evden gizlice ayrıldı ve Stan'a ulaşıp devrim hareketini ateşlendirmek istedi. Stan'a geçmek üzere son adım olan arabalı vapura binerken Mobutu'nun askerleri tarafından ele geçirildi. Ele geçirilen ancak tutuklanmayan Lumumba kendi arabasıyla başkente etrafında askeri araçlarla ilerlerken yol kenarında bulunan BM temsilciliğine sığınır ancak BM sadece evinin sınırlarında olduğunda onu korumakla görevli olduklarını belirtti. BM'nin sığınma isteğini geri çevirmesinin ardından Devrik Başbakan Patrice Lumumba askerler tarafından tutuklanarak başkente işkence altında götürüldü. SSCB Hammarskjold'u ve batılı hükümetleri Lumumba'nın tutuklanmasının sorumluları olarak kınadı ve derhal serbest bırakılması için çağrıda bulundu.

BM Güvenlik Konseyi, Lumumba'nın derhal serbest bırakılmasını ve Kongo hükümetinin başı olarak görevinin derhal iade edilmesini, Mobutu'ya bağlı güçlerin silahsızlandırılmasını ve Belçika'lıların zaman kaybetmeden Kongo'yu terketmesini sağlamaya çağıran SSCB' nin taleplerini değerlendirmek üzere 7 Aralık'ta bir toplantı yapmaya çağırdı. Sovyet delegesi Valerian Zorin ABD'nin taleplerini reddeti ve güvenlik konseyi başkanlığından istifa ederek görüşmeleri terketti.
Lumumba' nın kendisini yakalayanlar tarafından işkenceye uğradığını bildiren bir BM raporunun ortaya çıkmasından (9 Aralık) sonra taraftarlarından bazıları Lumumba 48 saat içinde serbest bırakılmazsa ülkedeki tüm Belçikalılar'ı tutuklayacakları ve "bazılarının başını kesmeye başlayacakları" tehdidinde bulundular.
BM karşıtı sesler Yugoslavya, Birleşik Arap Emirlikleri, Seylan, Endonezya, Fas ve Gine'nin Kongo BM misyonunda bulunan askerlerini çekeceklerini duyurmasıyla daha da güçlendi. Yine de Sovyetler'in Lumumba yanlısı 14 Aralık tarihli karar tasarısı 8'e karşı 2 oyla reddedildi. Aynı gün General Hammarskjold'un emrine Kongo meselesinin üstesinden gelmesi için daha çok askeri güç veren karar tasarısı Sovyetler Birliği tarafından veto edildi.
Patrice Lumumba tutuklu bulunduğu başkentteki hapishaneden alınarak Joseph Kasavubu ve Joseph Mobutu'nun emri ile bağımsızlığını ilan eden ve Lumumba'nın siyasi alandaki baş düşmanı Tshombe'nin emrinde bulunan Katanga bölgesine arkadaşları Maurice Mpolo ve Joseph Okito ile sevk edildi.
Buraya sevk edilen Lumumba ve arkadaşları aynı gün kurşuna dizildi. Acelece gerçekleştirilen bu infaz halka duyrulmadı ve şartların sağlanması beklendi. lumumba ve arkadaşlarının infazı halka 2 ay sonra duyuruldu. BM önünde 2 ay boyunca gösteriler yapan Lumumba'nın eşi Pauline Opango ise BM görevlileri tarafından sürekli kovuldu...
Şubat 2002' de Belçika hükümeti "Lumumba' nın öldürülmesine giden olaylarda inkar edilemez bir sorumluluk payına sahip olduğunu" kabul eden bir açıklama yayımladı.
Temmuz 2002' de ABD hükümeti CIA' in, Lumumba karşıtlarına para ve politik destek yardımında bulunarak ve Mobutu'ya silah ve askeri eğitim sağlayarak Lumumba'nın öldürülmesinde rol oynadığını ortaya çıkaran belgeleri açıkladı.

Alıntı: Vikipedi

11 Aralık 2010 Cumartesi

Hermann Hesse

Hermann Karl Hesse (Takma adı: Emil Sinclair; 2 Temmuz 1877, Calw; 9 Ağustos 1962, Montagnola, İsviçre) Almanyada doğmuş bir isviçreli yazar ve ressam.

20. yüzyılın en önemli yazarlarından biridir. İlk şiirini yirmi beş yaşında yazmıştır. 1904'te serbest yazarlığa başlamış olup romanları, öyküleri, denemeleri, şiirleri, politik makaleleri ve kültür alanındaki eleştirel yazılarıyla tüm dünyada 100 milyonu aşkın okura ulaşmıştır. Kendini kanıtlama, kendi olma, yazarın kendini yansıtması, bireyin kendini aşması gibi temaları içeren Bozkırkurdu, Siddharta, Peter Camenzind, Demian, Narziss ve Goldmund, Çarklar Arasında ve Boncuk Oyunu romanları yazarın en tanınan edebi eserleridir.

1946’da Nobel Edebiyat Ödülü olmak üzere 1954’te de bilim ve sanat alanında Pour le merite Ödülü’nü almıştır.

Çocukluğu ve gençliği:

2 Temmuz 1877’de Almanya’nın Württemberg eyaletine bağlı Calw şehrinde doğmuştur. Hıristiyan bir misyoner aileden gelmekle beraber tutucu ve entelektüel bir aile ortamı içinde büyümüştür. Annesi ve babası annesi Maria Gundert’in (1842–1902) doğduğu Hindistan’daki Basel Misyonu’nda görevliydi. Bir Baltık doktorun oğlu olan babası Johannes Hesse (1840 – 1916) Estonya’daki Weißenstein şehrinden gelmiştir. Babası Rus İmparatorluğu’nun bir Baltık Alman vatandaşı olduğu için (Estonya o zamanlar Rusya’ya bağlıydı.) Hermann Hesse de köken olarak Rus uyrukludur. Johannes Hesse, 1873’den beri Calw şehrindeki “Calw Yayınevi” cemiyetinin bir üyesiydi. Yayınevinin başkanı Hesse’nin kayınpederi Hermann Gundert’ten (1814–1892) sonra Hesse 1893 yılından 1905 yılına kadar yayınevi başkanlığı ve müdürlüğü yapmıştır.

Hesse’nin beş kardeşinden ikisi çok erken yaşta ölmüştür. Hesse, çok yaratıcı bir çocuk olduğu gibi güçlü bir ifade mizacına da sahipti. Yeteneği daha erken yaşlarda fark edilmiştir. Şiire ilişkin herhangi bir fikir eksikliği olmayıp harika resimler yapardı. Annesini ve babasını yetersiz görüp annesine 2 Ağustos 1881’de, babası Johannes Hesse’ye bir mektup yazmıştır.

Hermann Hesse’nin yaşamının ilk yıllarını sürdürdüğü dünyasında, bir taraftan Suabiya’daki (Suabiya Almanya'nın güneydoğusunda bulunur, dili Suabiya dilidir.) aşırı dindarlık ruhundan etkilenmiştir. Diğer bir yandan da, çocukluğu ve gençliği babasının Baltık kültürünün etkisiyle geliştirilmiş, Hermann Hesse’nin “önemli ve etkili bir gerçektir” diye nitelendirdiği gibi. Böylelikle babası Swabia ya da İsviçre’deki gibi, “her zaman çok kibar, garip ve yalnız, az konuksever olarak anlaşıldığı”, aslına ve toplum kurallarına uymayan bir yabancıydı. Bunun yanı sıra, annesinin ailesi de misyonerlerin büyük ölçüde uluslararası topluma ait olduğu gibi ve büyükannesi Julie Gundert’in de bu asil kökene dayandığı gerçeğiydi. Dubois (1809 – 1885) yaşamı boyunca Fransızca-İsveççe konuşan Svabyalı orta sınıf tabakasında bir yabancı olarak kalmıştır.

Çocukluk dönemindeki deneyimleri ve olayları ve Calw’deki gençliği, nehirde geçen maceraları, köprü, küçük kilise, birbirine yakın olan evler, ayrıca takdire değer insanları ve köşeleri gizliyordu, ancak Hesse önceki Gerbersau hikâyesinde farklılıkları ve özellikleri de tasvir etti ve hayata uyarladı. Hesse gençlik zamanında, eski dönemdeki Gerber’in locasından oldukça etkilenmiştir. Hesse’nin Calw şehrinde en sevdiği yer Nikolaus köprüsüydü ve sık sık oraya gider ve orda otururdu.

Hermann Hesse’nin birçok dile hâkim olan büyükbabası Hermann Gundert’in mükemmel ve dünya edebiyatını barındıran kütüphanesi onun hizmetindeydi. ”Benim hayatımda koruma ve Nasyonalizme karşı bir tutumu oluşturan nedenler bu dünya vatandaşlığının birimleridir.’’

Okul hayatı (1885 – 1894) :

1881’de aile beş yıllığına Basel’e taşınmıştır. Burada Hesse’nin okuduğu keşiş okulu vardı. Baba Johannes, 1882’de vatandaşlık hakkını elde etmesiyle bütün aile İsviçre vatandaşlığına geçebilmiştir. Aile Temmuz 1886’da yine Calw’e geri dönmüştür. Hesse burada Calw Latin Okulu’nda 2. sınıfa başlamıştır. Bu okuldaki başarısından sonra Hesse 1891 yıllında evangelik ve teolojik seminere Maulbronn’da katılmıştır. Öğrenci olarak İsviçre vatandaşlık hakkından vazgeçmek durumunda kalmıştır ve 1890 Kasımında babası onun Würrtemberg vatandaşlığı hakkını elde etmesi için başvurmuştur. 1892 Mart ayında isyankâr karakteri ortaya çıkmış ve bu seminerden kaçmış, ama 1 gün sonra yakalanmıştır.

Çeşitli kurumlar ve okullar arasındaki macera yolculuğunun başlamasıyla, anne ve babasıyla şiddetli tartışmalar içerisine girmiştir. Hermann Hesse kötü bir dönem geçirmiş ve 20 Mart 1892 tarihli mektubunda da intihar düşüncesini dile getirmiştir. İntihar girişiminde bulunduktan sonra, Christoph Friedrich Blumhardt kontrolünde bulundurmak üzere Mayıs 1892’ta Bad Boll isimli enstitüye yatırılmıştır. Carl Jung’un öğrencisi Lang’ın tedavi ettiği Hesse’nin ruhbilime ve Jung’a duyduğu ilgi bu durum sonrasında körüklenerek iç dünyasının zenginleşmesine neden olmuştur. Hesse on beş yaşında bir gençken, davranışları sebebiyle anne ve babası tarafından Stuttgart yakınlarındaki Remstal Stetten’de sinir hastalıkları hastanesine getirilmiş, burada bahçede çalışmış ve zihinsel engelli çocukların eğitimi konusunda yardımcı olmuştur. Burada buluğ çağına girmesiyle beraber, ailesinin kendisini pek anlamadığı duygusu ve yalnızlığıyla, 14 Eylül 1892 tarihinde babasına bilindik ve suçlayıcı bir mektup yazmıştır, ona yazmış olduğu mektupta öncekinin aksine artık kendisinin, oldukça açık yüreklikle kendini ifade ettiği ve bundan böyle daha mesafeli duracağı söz konusuydu. Dipnot olarak da şunu eklemiştir: “Bu olayda artık kimin aklının eksik olduğu konusunda endişelenmeye başladım”. Anne babasını ve dünyayı geride bırakıp gitmek için Tanrıya yalvarıyordu ve ailesinin tutucu dini gelenekleri arkasında sadece ikiyüzlülüğü görmüştür.

1892 yılının sonunda eğitimine devam etmek üzere Cannstatt’taki liseye başvurmuştur. 1893 yılında girmiş olduğu sınavı geçmesine rağmen, okula devam etmemiştir.

Deneyimleri (1894 – 1895) :

Eğitim sistemindeki kısıtlamalar ve misyoner babasının dinsel baskıları Hesse’yi çok rahatsız ediyordu. Bu yüzden kendi yolunu bulmak için uzun süre mücadele etmek zorunda kalan Hesse, bir kitapçıda çalışmaya başladı. Neckar Esslingen şehrinde üç gün süren kısa kitapçılık işinden sonra, Hesse 1894 yılının yaz başlarında Calw şehrindeki saat kulesi fabrikasında 14 ay kadar makinist çıraklığına başlamıştır. Lehim yapan Hermann Hesse, işin mekanik yapısından bunalmış ruhunda çıkış noktaları aradığı bir dönemde edebiyata ve entelektüel bir tartışmaya yönelmiştir.1895 yılının ekim ayında Tübingen’de yeni bir kitapçıda ciddi olarak çalışmaya başlamıştır. Daha sonra gençlik döneminde yaşadığı deneyimlerini “Çarklar Arasında” isimli romanında işlemiştir.

Hesse, daha on yaşındayken “Die Beiden Brüder” isimli masalı yazmıştır. Bu masal 1951 yılında yayımlanmıştır.

Tübingen (1895 – 1899)

Tübingen’deki Heckenhauer isimli kitapçı, Hesse’nin 1895 ve 1999 yılları arasında çalıştığı yerdi. Hesse burada çırak olarak üç yıl çalışmıştır, sonra bir yıl da asistan olarak kalmıştır.

Hesse, 17 Ekim 1895 tarihinden itibaren Tübingen’de Heckenhauer isimli kitapçıda çalışmıştır. Burada filoloji, teoloji ve hukuk üzerine uzmanlaşmaya başlamıştır. Hesse, kitapların arşivlenmesi, sıralanması, paketlenmesi ve incelenmesiyle ilgilenirdi. On iki saatlik günlük çalışma temposu onu yıldırmadığı gibi, aksine daha çok bilgi edinmesini sağlıyordu. Boş olan pazar günlerini arkadaşlarından çok kitaplarla geçirmeyi tercih ederdi. Hesse teolojik yazıların dışında, Goethe, Lessing, Schiller gibi yazarlarla özellikle ilgilenir ve Yunan mitolojisiüzerinde çalışırdı. 1896 yılında Madonna isimli şiiri, Alman şairlerin daha sonraki baskılarında (şiir ve eleştiri gazetesi) fazlasıyla takip edeceği,Viyana’da yayımlanan bir dergide yayımlanmıştır.

1898 yılının Ekim ayında çıraklık dönemi bittikten sonra, Hesse kendi ayakları üzerinde durmak adına ve ailesinden herhangi bir maddi yardım almamak için Heckenhauer isimli kitapçıda asistan olarak kalmıştır. O sıralar Alman romantikleri Clemens Brentano, Joseph Freiherr von Eichendorff, Friedrich Holderlin, Ludwig Tieck ve Novalis’ten ilham almıştır. Ailesine yazdığı mektuplarda “Estetiğin sanatçıların ahlakını değiştirdiğine inandığını” dile getirmiştir. Hesse, 1898 yılının sonbaharında şiirlerini bir araya getirdiği Romantik Şarkılar (Romantische Lieder) isimli eserini yayınlamıştır, 1899 yılının yazında da “Eine Stunde hinter Mitternacht “ (Gece yarısının bir saat ardında) adlı düzyazılardan oluşan eserini çıkarmıştır. Eserlerin her ikisi de ilgi görmemiştir. “Romantischen Lieder” adlı eser, 600 adet basılmış, iki yıl içinde 600 kitaptan yalnızca 54 tanesi satılmış, Eine Stunde hinter Mitternacht adlı eser de, bir baskıda 600 adet basılmış ve çok yavaş bir şekilde satılmıştır. Ancak Leipzig’li yayıncı Eugen Diederichs eserin edebi kalitesinden emin olarak eserin yayımlanmasını başından beri ticari bir kazanç sağlanmaktansa, genç yazarın desteklenmesini istemiştir.

Basel :

Hesse, 1899 yılının Sonbaharından itibaren Basel’de antik kitaplar satan Reich’schen adlı bir kitapevinde çalışmıştır. Ailesinin Baslerin önde gelen bilgin aileleriyle olan yakın ilişkisi sonucunda, hayali sanata karşı büyük bir ihtirasın kapıları kendisine açılmıştır. Aynı zamanda Basel, yalnız olan Hesse’ ne kendi köşesine çekilme olanağı veren gezilerde ve yolculuklarda iyi bir yaşam sunmuştur, böylelikle burada zihinsel yaşadıklarını yazıya dökme fırsatı bulmuştur. 1900 yılında, Hesse gözlerindeki rahatsızlık yüzünden askerlik görevinden muaf tutulmuştur. Gözlerindeki rahatsızlık hayatı boyunca devam etmiştir ve bunun yanı sıra bitmek bilmeyen ve yakasını bırakmayan baş ağrıları o dönem başlamıştır. Aynı yıl, başlangıçta bir takma ad altında, Hermann Lauscher adlı kitabı yayınlanmıştır.

Hesse, 1901 yılının Ocak ayının sonunda R.Reich adlı kitapevindeki işinden ayrıldıktan sonra, görmeyi çok istediği İtalya’ya seyahat etmiştir, Mart ayından Mayıs ayına kadar İtalya’nın Milano, Cenova, Floransa, Bologna, Ravenna, Padova ve Venedik şehirlerinde kalmıştır. Aynı yılın Ağustos ayında Basel’de Wattenwyl adlı kitapevinde yeni bir işe başlamıştır. Gittikçe ona daha fazla şanslar doğmuştur, dergilerde hikâyeleri ve küçük edebi metinleri yayımlanmıştır. Tabi ki bu yayınlarının sonucunda gelen ödüller de onun gelirine katkıda bulunmuştur. Richard von Schaukal 1902’de Hesse’yi “Lauscher” eserinin yazarı yapmıştır. 1903’de Hesse ikinci İtalya gezisini, aynı zamanda Mia diye anılan karısı Maria Bernoulli ile yapmıştır. Çok geçmeden yayıncı Samuel Fischer, Hesse’yi fark etmiştir, 1903 yılında ilk baskı olarak cıkmış olan Peter Camenzind adlı eserini okuması üzerine Hesse’nin yazarlık kariyeri için bir dönüm noktası olmuştur ve 1904’te Fischer’de düzenli olarak yayımlanmış olması büyük bir atılım anlamına gelmekteydi. Artık sadece kitap yazmaya odaklanabilecek özgür bir yazar olmayı başarmıştır.

Bodensee, Hindistan ve Bern Arasında ( 1904 – 1914 ) :

1904 yılında Hesse’nin edebi şöhreti kendinden 9 yaş büyük Basler’li fotoğrafçı Maria Bernoulli ile evlenmesine ve Konstanz gölünde olan Gaienhofen’e yerleşmesine imkân sağlamıştır. Karısı Bernoulli’nin tanınmış ailelerinden gelmekteydi. Bu evliliğinden Bruno, Hans Heinrich ve Martin olmak üzere üç oğlu doğmuştur. Hesse Gaienhofen’de, 1906 yılında yayımlanan, “Çarklar Arasında” adlı ikinci romanını yazmıştır, okul ve eğitim dönemindeki deneyimlerini bu eserinde edebi olarak işlemiştir.

Sivil hayatına geri döndüğünde şiirler ve hikâyeler oluşturmuştur. 1910 yılında sonraki romanı “Gertrud”, Hesse’yi bir başarı krizine sürüklemiştir. Bu eserle işi zordu, kitap beklenen ilgiyi görmemiştir ve yazıyla başının dertte olduğunu açıklamış bunu başarısızlık olarak nitelendirmiştir. Hesse, Budizm’le ilgilenmekteydi. O dönem Arthur Schopenhauer’la birlikte yapıtları en çok ilgi çeken yazarlardan biriydi ve Teosofiyi keşfetmiştir. Hindistan’a olan ilgisi Schopenhauer’un eserleriyle daha da canlanmıştır. Evliliğinde de uyumsuzluklar artmıştır, bundan uzak durabilmek için Hesse, Hans Sturzenegger ile 1911 yılında Sri Lanka ve Endonezya’ya büyük bir tatil gerçekleştirmiştir. Umduğu ruhi dini burada bulamamıştır. Yine de bu tatil onun edebi eserini etkilemiştir. 1913 yılında “Aus Indien” eseriyle aşağı çekmiştir kendini. Hesse’nin Asya’dan geri dönüşünde aile 1912 yılında Bern’e taşınmıştır.1914 yılında “Rosshalde” romanında da anlattığı gibi bu değişiklik de evlilik sorunlarını çözmemiştir.

Savaşın getirdiği değişim :

Savaş rehinelerine sosyal yardım ( 1914 yılından itibaren ) :

1914 yılında Birinci Dünya Savaşı başladığında Hesse savaşmak için Alman Büyükelçiliği’ne gönüllü olarak başvurmuştur. Çünkü savaş esnasında insanlar ölürken onun şöminenin başında oturmaya gönlü razı olmamıştır. Hesse sağlık sorunları nedeniyle bu işe elverişsiz bulunmuştur ancak Bern’deki Alman savaş tutsaklarının bakımı için Alman Büyükelçiliği’ne atanmıştır. Bu bağlamda Hesse Alman savaş tutsakları için kitaplar toplamak ve göndermekle ilgilenmekteydi. Bu zamanlarda “Alman Enternasyon” gazetesinin ( 1916/17) ortak yayımcısı ve Alman savaş tutsakları için yayımlanan “Sonntagsboten”un ( 1916 – 1919) yayımcısıydı ve aynı zamanda da Alman tutsaklarına hizmet veren kütüphaneden sorumluydu.

Ailevi talihsizlikler (1916) :

Hesse’nin peşini talihsizlikler bırakmazken ve kendisi daha derin bir yaşam krizine girerken, Alman kamuoyu ile olan bu çatışmalar henüz yatışmamıştı: Babasının 8 Mart 1916 yılındaki ölümü, 13 yaşındaki oğlu Marti’nin ağır hastalığa (Menenjit) yakalanması ve karısının gittikçe artan şizofreni hastalığı. Hesse savaş tutsaklarının bakımı için üstlendiği görevini bırakmak zorunda kalmış ve psikolojik tedaviye yönelmişti.

Savaş karşıtlığı (1916 – 1919) :

Siyasi ve duygusal olarak kaynaşmış, onun eski ve yol arkadaşı olan, askerliği reddeden ve kurşuna dizilmekten son anda kurtulan usta Gusto Graser ile buluşmuştu. O ve onun arkadaşı olan Bayan Elizabeth onu, aradığı güce kavuşturmuştu. Hesse hayatında büyük bir değişim yaşamıştı. Artık bu savaş gönüllüsünden bir savaş karşıtı ve reddedenin sözcüsü olmuştu. Graser’in topluluğunda kendini kabul ettirmiştir. Bu toplum “Çizilmişler” ve Monte Verita’dan çıkanlardı. Gusto Graser bu yoğun çalışmayı kehanet figürü ile analizinde ve şiirinde anlatmıştır: Eylül ayında / Ekim 1917’de, Hesse üç haftalık bir çabayla arkadaşına anıt niteliğinde bir roman olan “Demian” ı yazmıştır. Kitap savaş sonrasında 1919 yılında Emil Sinclair takma adı altında yayımlanmıştır.

Ticino’daki Ana Yurdu (1919 – 1962) :

Hesse’nin 40 yıldan fazla zaman geçirdiği, artık ana yurdu gibi olan, romanlarının ve öykülerinin çoğunu yazdığı yer Montagnola köyü, Lugano Gölünden yukarıya doğru tırmanan Monte San Salvatore’nin devamındaki Lago di Muzzano gölünün ilerisinde düz, yeşil tepeleriyle uzanan Collina d’Oro’nun arasında görünmektedir. Hesse’nin Montagnola’da Lugano şehrinin geniş manzarasına sahip, gölü ve karşısındaki Monte Bre’yi panoramik bir şekilde görebilen bir evi vardı

Casa Camuzzi (1919 – 1931) :

Hesse 1919 yılında sivil hayata döndüğü zaman evliliği zedelenmiştir. Eşi Mia (Maria) ağır bir psikolojik hastalık geçiriyordu, fakat iyileşse bile artık onunla bir ilişki kurmak istemiyordu. Bern’deki ev satılmış ve 3 küçük erkek çocuğunu başka arkadaşlarının yanına vermişti. En büyük oğlu Bruno’yu ise ressam arkadaşı Cuno Amiet’in yanına yerleştirmişti. Ailesini bırakmasının vermiş olduğu deneyim ve ağır yük, Hesse’yi 1919 yılında yayımlanan “Klein und Wagner” adlı, Klein adındaki orta sınıf insanını konu aldığı eseri yazmaya yönlendirmiştir. Hesse, bu eserinde delirmekten korkan, Wagner adındaki bir öğretmenin tüm ailesini öldürdüğü, İtalya’ya kaçan bir adamı anlatmıştır. Aynı zamanda Klein’nın kendi rüyasında kendi geleceğinin yönetimini ele alabilmek için direksiyondan ittiği Gusto Graser’den ayrıldığını da yansıtmıştır.

Hesse 1919 yılının Nisan ayı ortalarında tek başına Ticino’ya taşınmıştır. İlk olarak Locarno yakınlarındaki Minusio’da küçük bir çiftlik evine yerleşmiş ve daha sonra 25 Nisanda müzisyen arkadaşı Volkmar Andrea’nın kendisine aracılık ettiği, basit bir yerleşim yeri olan Muzzano Gölünün yukarısındaki Sorengo’ya taşınmıştır. Sonradan 11 Mayıs 1919 tarihinde Montagnola’da köyün yüksek bir alanının güneybatısında ve Lugano’dan çok uzak olmayan, dört küçük odalı bir kaleye benzer “Casa Camuzzi”den bir ev kiralamıştır. Bu 18. yüzyılda mimar Palazzo’nun eseriydi. Hesse, bu eğimi düşük yerden (“Klingor’s Balkon”) ve yemyeşil orman arazisinden Lugano Gölü üzerindeki ters tepelere ve İtalyan dağları tarafına bakmaktaydı. Yeni yaşam durumu ve binanın konumu, ona sadece yeni edebiyat etkinliğinde değil, ayrıca diğer yazı çalışmalarında da ilham kaynağı olmuştur. Bu da zaten 1920 yılındaki “Klingsors letzter Sommer” eserinde kendini iyice hissettirmiştir.

1922 yılında Hesse’nin “Siddharta” adlı Hint romanı piyasaya çıkmıştır. Bu romanında Hint kültürüne olan ilgisini ve ailesinden öğrenmiş olduğu Budist felsefesini konu almıştır. Eski sevgilisi Ruth Wenger (1897 – 1994, ikinci eşi), Hint şiirinde Siddharta’ya aşkı yaşatan Kamela adlı roman karakterini yazması için kendisine ilham kaynağı olmuştur.

Hesse, 1923 yılında, 1890 yılında Göppingen’deki öğrenciliğinden vazgeçmesinden sonra, ikinci kez İsviçre vatandaşlığını almış ve Alman vatandaşlığından çıkmıştır. İlk eşi Maria’dan ayrılan Hesse 1924’de İsviçreli yazar Lisa Wenger’in kızı ve Meret Oppenheim’ın halası Ruth Wenger ile evlenmiştir. Hesse’nin bu ikinci evliliği erotik cazibe ve kültürel benzerliklere rağmen birbirinden apayrı kişileri barındırmaktaydı. Yaşam ihtiyaçları ve hedefleri başarısızlığa mahkûm olmuş ve daha sonra eşinin talebi üzerine 3 yıl sonra, yani 1927’de boşanmışlardır.

Bir sonraki büyük eseri 1925 yılında yayımlanan “Kurgast” ve 1927 yılında yayımlanan “Die Nürnberger Reise” (Nürnberg Seyahati) adlı eseri ironi fikirler ima eden otobiyografik öykülerdi. Bu eserlerde, 1927 yılında yayımlanan “Der Steppenwolf” adlı en başarılı Hesse romanının geleceğini haber vermekteydi. Bu roman, ona, yaklaşan dünya savaşından önce endişe dolu bir uyarı gibi gelmiştir ve önceki Alman halkına ders verir ya da onlarla dalga geçer nitelikteydi. 50. doğum gününü kutladığı yıl, arkadaşı Hugo Ball tarafından yazılan ilk Hesse biyografisi de yayımlanmıştır.

Hesse’nin başarı romanından kısa bir süre sonra üçüncü karısı olan Ninon Dolbin (1895 – 1966) ile hayatını devam ettirmiştir. Bu üçüncü karısının memleketi Czernowitz Bukownina idi. Daha on dört yaşındayken onunla mektuplaşmaya başlamıştır. Bu ilişkinin eseri de 1930’da “Narziss und Goldmund” olmuştur. Hermann Hesse üç eşine de birer peri masalı ayırmıştır: İlk eşi Mia’ya Iris masalı (1916), Ressam dönüşümler (1922) Ruth Wenger’e, ve Ninon Dolbin için evliliği sırasında, Mart 1933’te, hazırladığı ve otobiyografi malzemelerle bezenmiş olan son masalı “Kuş” olmuştur, kendisi de kişisel notlarında ve Ninon ile mektuplaşırken sıklıkla “Kuş” kelimesini kullanmaktaydı.

Casa Hesse (Rossa) (1931–1962) :

Hesse, Casa Camuzzi’de kiraladığı evinden 1931 yılında ayrılarak aynı yıl üçüncü evliliğini yaptığı yeni hayat arkadaşıyla büyük bir eve, dış cephesindeki kırmızı boya nedeniyle Casa Rossa olarak da anılan Casa Hesse’ye taşınmıştı. Arsa ve bina Montagnolo'nun üst kısmında ve kuzey kıyısında ayrıca Casa Camuzzi'ye manzarası olan bir konumda olup yürüyerek sadece on dakika uzaklıktadır. Bina, Hesse’nin isteği üzerine arkadaşı Hans C. Bodmer tarafından inşa edilmiştir ve o hayattayken, hatta ölümünden sonra Ninon'un hayatta olduğu süre boyunca kullanıma açık kalmıştır.

Boncuk Oyuncusu (1931–1946) :

1931 yılında “Boncuk Oyunu” adını taşıyacak son büyük eserinin taslağını yapmaya başladı. 1932'de Gräser'den esinlendiği "Çocuk Haçlılar" eserinde “Yeni Oluşumcuları” model aldığı “Doğuya Yolculuk” anlatısına dair ilk taslağını yayımladı. Doğuya Yolculuk’ta olduğu gibi Boncuk Oyunu’nda da Herrmann Hesse’nin terk ettiği ve ona pişman bir halde “yanaşma” olarak geri dönmek istediği asıl ana tema –Leo ya da müzik ustası, yağmur yağdıran, Yogin ya da günah çıkartan papaz olarak adlandırılan- bir arkadaşın ve bir ustanın müritliğidir. Hesse’nin o dönemki siyasi tutumu medeniyeti eleştiren kültür iyimserliğine dayanmaktaydı.

“…Arkadaşlarım ve düşmanlarım biliyorlar ve çoktandır paylıyorlar: çoğu şeyden haz almıyorum ve bugün insanlığın gururu olan çoğu şeye inanmıyorum: tekniğe inanmıyorum, ilerleme fikrine inanmıyorum, hatta demokrasiye de, ne çağımızın görkemine ve baskın çıkmamasına inanıyorum ne de “doğa” diye anılanın önünde sonsuz saygı duyarken yüksek maaşlı herhangi bir önderlerine inanıyorum.”

Hesse, Nasyonal Sosyalistlerin Almanya’da iktidarı ele geçirmelerini büyük bir endişeyle izledi. Bertold Brecht ve Thomas Mann’ın 1933 yılındaki sürgünleri her defasında olduğu gibi Herrmann Hesse’nin yanında son buldu. Hesse, Almanya’daki gelişmeyi kendi biçimiyle karşı çıkarak yönlendirmeye çalıştı: on yıllardır Alman basınında kitap eleştirileri yayımladı- o dönemde ise artık Yahudi ve Nasyonal Sosyalistler tarafından takibe alınan diğer yazarları etkili bir şekilde dile getirdi. Otuzlu yılların yarısından itibaren hiçbir Alman gazetesi Hesse’nin makalelerini yayımlamaya cesaret edemedi. Suhrkamp Verlag KG Berlin yayınevi 1943'te Knulp’un sonraki baskısını yapabildi. Hesse’nin siyasi tartışmalardan ve İkinci Dünya Savaşının korku bildirimlerinden zihinsel olarak kaçışı 1943 yılında İsviçre’de basılan “Boncuk Oyunu” romanın malzemesi oldu. 1946’da ona edebiyat dalında Nobel ödülü verilmesi bu geç yazılmış eserinden dolayı değildi: “Daha cesur ve etkili bir biçimde gelişen ve klasik hümanizmin ideallerini biçimin yüksek bir sanatı gibi aynı şekilde ortaya serip derine dalarak oluşturulan eseri için”. (Stockholm’deki İsviçre Akademisinin gerekçesi)

Yazışmaları (1946–1962):

İkinci Dünya Savaşından sonra Hesse’nin üretkenliği yeniden başladı: Anlatılar ve şiirler yazmış, ama roman yazmamıştır. Uğraşısının ağırlıklı noktası gittikçe daha kapsamlı olan yazışmalarının üzerinde toplandı. Aralıksız gelen mektuplardan günlük yararlanması, Montagnola’daki “bilge yaşlıdan” finansal destek, yaşama yardımı ve yönlendirme uman Alman okuyucuların yeni bir neslinde yeniden canlanan ününü yaşaması için bir fırsattı. Oğulları Bruno ve Heiner Hesse'nin ve Offenbach'taki Hesse Basım Arşivlerinin araştırmasına göre Hesse 35.000 civarında mektup aldı. Kendi isteği doğrultusunda sekretersiz çalıştığı için mektupların büyük bir kısmını kendisi bizzat cevapladı: Cevap verdiği mektuplardan 17 000 tanesine ulaşıldı. Belirgin biçimde bireyci olarak bu yaptığını ahlaki yükümlülük olarak gördü. Bunun yanı sıra aynı taleplere, konu oluşturmalara, kendi bulunduğu duruma, günün akışında herkesin ilgisini çeken olay ve gözlemlere dair Genelge olarak gönderdiği daha uzun izlenimlerinin bir çalışmasını bitirdi.

Ölümü (1962) :

Uzun zamandır kan kanseri olduğunu bilmeyen Hermann Hesse 9 Ağustos 1962’de beyin sektesinin sebep olduğu uykusundayken öldü ve iki gün sonra arkadaşı Hugo Ball’ın yatmakta olduğu Montagnola yakınlarında yer alan Gentilino’da Sant’Abbondio mezarlığında ailesi ve arkadaşları eşliğinde toprağa verildi. Ball, Hesse’nin yazar ve edebiyat sanatçısı olarak edebi özendirmelerinde ve doğruluğunda en iç ruhsal duygu alanına kadar anlaştığını hissettiği nadir yol arkadaşlarından birisiydi.

Edebi önemi :

Hesse'nin ilk eserleri 19 yüzyıl geleneği doğrultusundadır: Şiiri Romantizm akımının etkisi altındadır aynı şekilde “Der Grüne Heinrich“in yazarı Gottfried Keller’in sonrasında gelişim romanı olarak bilinen türde yazdığı “Peter Camenzind“ kitabının dili ve üslubu da Romantizm akımının yansımalarını gösterir.

Hesse, içerik olarak Yaşam Reformları’nın ve Gençlik Hareketleri’nin bir yönelimini benimsediği, büyüyen sanayileşme ve şehirleşmeye karşı hareketlerin içinde bulunmuştur. Özellikle Gusto Gräser’ın yaşadığı civardaki Monte Verita onun için sembol olmuştur. Biçimdeki ve içerikteki yeni romantikçi bu tutumdan Hesse daha sonraları vazgeçmiştir. Şehir ve kırsalın karşılaştırılması ve kadın erkek zıtlığında kendini gösteren “Peter Camenzind”in tezatlı yapısı buna karşılık Hesse’nin sonraki önemli eserlerinde de (örneğin “Demian” ve “Bozkırkurdu” eserlerinde) hala görünmektedir.

Psikolog Carl Gustav Jung’un prototip öğretisiyle tanışıklığı, hatta Jung’un psikoloji çalışmalarına olan bu ilginin Hesse’nin eserleri üzerinde somut etkisi olduğu, ilk olarak “Demian” romanında kendini gösterir. Kendi kendini keşfetme ve ruhsal evrende gizemli olanın ardında öz kimliği yaratma çabaları ile Jung Psikolojisine doğrudan bağlantılar, Hesse’nin arkadaşı Gusto Gräser’in de işaret ettiği bir durumdur. Genç bir insana kendine giden yolu açan eski arkadaşı ya da ustası, kitabın merkezi konusu halindedir. Bu sebepten dolayı sayısız “Hesse nesli” kendilerine en sevdikleri yazarı seçtiler ve hala da seçmektedir. Gelişim romanı geleneği “Demian”da hala görülebilmektedir. Fakat bu eserinde (hatta “Bozkırkurdu’nda” da) tutum gerçek düzeyde değil de, bir iç “ruhlar kırsalında” gerçekleşmektedir.

Hesse’nin eserlerindeki başlıca diğer bir yaklaşım her şeyden önce (ama sadece) “Siddharta” romanında bulunan spiritüalizmdir. Hint bilgelik öğretileri, Gusto Gräser’in ona tanıttığı Taoizm ve Hıristiyan mistiği onun arka alanını oluşturmuştur. Birey üzerine bilgeliğe giden yolu açan ana eğilim paralelleri daha çok Theravada Budizm’inde bulunsa da Asya öğretisine hitap etmeyen tipik batı yaklaşımıdır. Bazı eleştirmenler, Hesse’ye, kendi kişisel dünya görüşünü ve ruhsal durumunu aktarmada edebiyatı kullandığına yönelik bir karşı argüman öne sürmüşlerdir. Bu eleştiri ters çevirtilip eleştirmenlerin, onun edebiyatına değil, dünya görüşüne karşı çıktıkları söylenebilmektedir.

Hesse’nin tüm eserleri güçlü bir otobiyografik bileşimi barındırır. Bu bileşim özellikle “Demian”da, “Doğuya Yolculuk”ta, hatta “Klein und Wagner” eserinde ve ”yaşam krizi romanı” için doğru bir örnek olan “Bozkırkurdu”nda açıkça bellidir. Sonraki eserinde bu bileşimler daha açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Hesse birbirine bağlantılı romanlar olan “Doğuya Yolculuk” ve “Boncuk Oyunu”nda ana konusunu çok değişik varyasyonlarda kuvvetlendirmiştir: Bir genç ve onun eski arkadaşı ya da ustası. Ortaya çıkış tarihinin arka alanından, 20. yüzyılın en berbat yıllarında önce Hesse “Boncuk Oyunu”nda insanlığın ve ruhun ütopyasını işaret etmiştir, bunun yanı sıra Hesse tekrar bir klasik gelişim romanı yazmıştır. Her iki unsur diyalektik bir etkileşimde teraziye tutunmaktadır.

Hesse hayatı boyunca o zamanda bilgi aktarma, teşvik ve yapıcı eleştiri alanlarında onunkiler gibisini aratan kalite ölçütleriyle 60 farklı gazete ve dergi için yazdığı yaklaşık 3000 kitap eleştirisi hazırlamıştır. Thomas Mann gibi, Hesse de Goethe’nin çalışmalarıyla yoğun bir şekilde uğraşmıştır.

Hesse’nin kitaplarının eleştirileri o zamana dek tanınmayan yazarların kitaplarından Asya kültür çevrelerindeki felsefi çalışmalara kadar uzanmıştır. Bu çalışmalar bugün dahi varlığını sürdürmekte; özellikle 1970’li yıllarda batının da edebiyat, felsefe ve düşünce ortak mirası olmadan önce Hesse tarafından keşfedilmiş ve gerekli çalışmaları yapılıp kullanılır duruma getirilmiştir.

Eleştirmen gözüyle :

Hesse’ nin ilk eseri o zamanki edebiyat eleştirmenlerince ağırlıklı olarak olumlu değerlendirilmiştir. Hesse’nin her iki dünya savaşında Almanya’da kabul görüşü savaş karşıtı ve anti nasyonalist görüşlere sahip yazarlara karşı yürütülen basın kampanyaları aracılığıyla yer bulmuştur. 1937’den itibaren Hesse’nin kitapları Almanya’da “el altından” satılmıştır. Hesse her iki dünya savaşından sonra halkın bir kısmının, özellikle genç neslin düşünsel ve kısmen ahlaki bakımdan yeni şeylere odaklanma ihtiyacını karşılamıştır. Halkın geniş kitleleri tarafından tekrardan “yeni keşfedilmesi” 1945’ten sonra olmuştur.

Hesse edebiyat dalında Nobel Barış Ödülü’nü aldıktan on yıl sonra Karlheinz Dreschner 1957’ de tartışma yazısında sözde sanat eseri, “Gelenek-Görenekler ve Sanat”ı yazdı. “Hesse’nin böylesine yıkıcı bir sürü seviyesiz mısra yazmış olması üzüntü verici bir disiplinsizlik ve edebi bir barbarlıktır.” Bu haliyle onun düzyazısına ilişkin uygun bir yargı ortaya çıkmadı. Sonraki on yıllarda Alman edebiyat eleştirmenlerinin büyük bir kısmı bu yargıda birleştiler. Hesse kimine göre taklitçi ve edebi değeri olmayan edebiyat üreticisi olarak nitelendirildi. Dolayısıyla Hesse’nin kabul görmesi sarkaç hareketine benzemektedir: Bu sarkaç hareketi 1960’ ların Almanya’sında bir dip noktada kaldı, ABD’deki gençler arasında benzeri görülmemiş bir “Hesse Patlaması” baş gösterdi, bu sonra Almanya’ya da sıçradı: Özellikle “Bozkırkurdu” (ondan sonra bir rock grubu bu adı –Steppenwolf- almıştır) uluslararası en çok satan kitap oldu ve Hesse kitabı en çok çevrilen ve okunan Alman yazarlardan biri haline geldi. Dünya genelinde 120 milyon kitabı satıldı (durum: 2007’nin başlangıcı). 1970’ li yıllarda Suhrkamp-Verlag yayınevi hayatının sonlarında eserlerinden alıntılar okuduğu plakları yayınladı. Kariyerinin henüz başında kendini yazar okumalarına adadı ve bu bağlamda kendine ait yaşantılarını alışılmışın dışında keyif verici “Yazar Gecesi”nde ele aldı.

Uluslararası Hermann Hesse Kolokyumu 1977’den beri düzensiz olarak ve çok yıllı aralıklarla ancak değişen konularla Kara Ormanlar’daki Hesse’nin doğduğu şehir olan Calw’de gerçekleştirilmektedir. Bunun yanı sıra alanlarında uzman olan, Almanya’dan ve Almanya dışından ünlü ve saygın Hesse uzmanları iki üç gün Kolokyuma katılmaktadır. Kayıt olan herkes konferansa katılabilmektedir. Program genellikle değişimli olarak Hesse’nin şiirlerinin seslendirilmesiyle, skeçlerle veya uygun belgesel ya da edebiyat gösterimiyle yürütülür.

Hesse’nin anısına iki edebiyat ödülü, onun ismiyle anılır: Calw Hermann Hesse Ödülü ve Karlsruhe Hermann Hesse Edebiyat ödülü.

Bazı yayınlar ve politik tartışmalar ( 1914 – 1919 ):

3 Kasım1914 tarihinde “Neuen Zürcher” adlı gazetede, Alman entelektüellerine seslendiği, milliyetçi tartışmalara girmeyen “O Freunde, nicht diese Töne” yazısı çıkmıştır. Hesse, bundan sonra olanları, hayatındaki büyük bir dönüm noktası olarak tanımlamıştır. Kendisini yeniden güçlü bir tartışmanın içinde bulmuştur, Alman Basını ona saldırmış, nefret dolu mektuplar kendisine gönderilmiştir ve eski arkadaşları ona ortadan kaybolmasını söylemiştir. Daha sonradan Almanya’nın ilk Cumhurbaşkanı olacak arkadaşı Theodor Heuss’ dan ve Ağustos 1915 yılında kendisini ziyaret eden Fransız yazar Romain Rolland’ dan izin almıştır.

Ödülleri ve unvanları :

  • 1905: Bauernfeld Ödülü
  • 1928: Viyana Schiller Vakfının Mejstrik Ödülü
  • 1936: Gottfried-Keller-Ödülü
  • 1946: Frankfurt Şehrinin Goethe Ödülü
  • 1946: Nobel Edebiyat Ödülü
  • 1947: Bern Üniversitesi Fahri Doktora Unvanı
  • 1947: Kendi memleketi olan Calw’a fahri hemşeri olarak atanması
  • 1950: Wilhelm-Raabe-Ödülü
  • 1954: Bilim ve Sanat Alanındaki Pour le mérite Ödülü
  • 1955: Nazi döneminde, çalışmaları ve eleştirileriyle Alman kitapçıları Barış Ödülünü alması
  • 1962: Hesse’nin yıllarca yaşadığı yer olan Montagnola’yı da kapsayan Collina d’Oro bölgesinde fahri vatandaşlık hakkı, 1 temmuz1962 ölümünden birkaç hafta öncesi.
  • Ayrıca birçok okul da adını almıştır.

Hermann Hesse’ nin tüm eserleri :

  • 1904 Peter Camenzind
  • 1906 Çarklar Arasında
  • 1910 Gertrud
  • 1912 – 1913 Rosshalde
  • 1915 Knulp
  • 1919 Demian
  • 1922 Siddharta
  • 1927 Bozkırkurdu
  • 1930 Narziss und Goldmund
  • 1932 Doğu Yolculuğu
  • 1943 Boncuk Oyunu
  • İlk Gençlik Yıllarım
  • Klingsor’un Son Yazı
  • Öldürmeyeceksin!
  • Şeftali Ağacı
  • Kaplıcada Bir Konuk Nürnberg Yolculuğu
  • İnanç Da Sevgi De Aklın Yolunu İzlemez
  • Gençlik Güzel Şey
  • Bir Büyücünün Çocukluğu
  • Küçük Dünyalar
  • Hermann Lauscher
  • Masallar
  • Seçilmiş Şiirler 1896-1962
Kaynak: Vikipedi