23 Mart 2009 Pazartesi

Yavuzer Çetinkaya

Doğum Tarihi : 1948, İzmir
Ölüm Tarihi : 1992, İstanbul

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümünü bitirdi. 1972-73 yılları arasında Darüşşafaka Lisesi' nde Psikoloji öğretmeni olarak çalıştı. 1976-1977 yılları arasında Dostlar Tiyatrosu'nda 'Gün Dönerken' adlı oyunu oynadı. 90'lı yıllarda Bizimkiler dizisinde doktor rolünde yer aldı. Mitos yayınlarından çıkmış, 'Gün Dönerken' adlı bir kitabı da vardır. 21 Temmuz 1992 yılında 44 yaşında geçirdiği kalp krizi sonucu hayata gözlerini yumdu.

"Ben, Yavuzer Çetinkaya, bir sinema yazarı, üstüne üstlük yurtdışında ilk kez bu konuda doktora yapmış insanım. 3 yıldır Amerikan sinemasını boykot ediyorum... Gitmediğim için bilmiyorum diyeceğim ama etkilerini görüyorum. Öyle bir kuşak gelişiyor, ama bu sırf sinema ortamında değil. Artık tüketim ekonomisine dayanan, "yeni dünya düzeni" adı verilen...

Her yer çabuk ve hazır tüketilecek şeylerle dolu, George Bush bile; yeni dünya düzeni'nin içkisi Coca-Cola'dır demiş. Şekerin bünyede alışkanlık kazandıran bir etkisi olduğu malum. Yiyeceği şekerli kıymadan yapılan hamburger'dir biliyoruz, bunun bir de eğlencesi var... Müziği de öyle. Sanatla da bir ilgisi yok bunların. Çünkü sadece tüketmeye yönelik. Tabii ki sanatın da tüketicisi olmalı ama sanat üretime öncelik vermelidir. Sanat üretmeli önce..." Yavuzer Çetinkaya

"Uzaktan izlediğim bir Yavuzer Çetinkaya vardı. Yazılarıyla, seminerleriyle, tiyatroyla meta kültürüne karşı mücadele eden bir Yavuzer Çetinkaya. Benim için en önemli yanı, Amerikan sinemasına ilkeli bir tutumla karşı çıkmasıydı. Bayağı bir sinemaya, insanı gerileten, yozlaştıran bir kültüre içtenlikle, dirençle karşı çıkıyordu. Bu alanda tek dürüst sesti." B. Sadık Albayrak

Kaynak
B. Sadık Albayrak'ın Yavuzer Çetinkaya ile yapmış olduğu bu kapsamlı söyleşiyi Yeni Sinema Dergisi
Bahar/Yaz 2003 (s:104) sayısında bulabilirsiniz.


Kitapları
Gün Dönerken, Mitos-Boyut Yayınları, 1993
Savaş ve Doğum
Ödülleri
44.Salerno Film Festivali, 1992, Jüri özel ödülü

Senaryoları
Deniz Kızı
Yılanların Öcü

Rol aldığı bazı oyunlar
Bitmeyen Kavga
Ezenler Ezenler Başkaldıranlar
Düşmanlar
Alpagut Olayı
Abdülcambaz
Soruşturma
Havana Duruşması

Filmografisi






















Kurtuluş Milletvekili - 1996
Yıldızlar Gece Büyür - 1991
Menekşe Koyu - 1991
Robert’in Filmi (Robert’s Movie) - 1990
Gün Ortasında Karanlık - 1990
Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni 1990
Kaldırım Serçesi - 1989
Bizimkiler - 1989 - 1992 - 1989
Üçüncü Göz - 1988
Yabancı - 1988
On Kadın - 1987
Rumuz Goncagül - 1987
Yer Demir Gök Bakır - 1987
Ses - 1986
Deli Deli Küpeli - 1986
Manden İ Manen - 1986
Asiye Nasıl Kurtulur? - 1986
Davacı - 1986
Beyoğlu’nun Arka Sokakları - 1986
Bir Avuç Cennet - 1985
Amansız Yol - 1985
Gurbetçi Şaban - 1985
Kurbağalar - 1985
Seyyid - 1985
Son Darbe - 1985
Pehlivan - 1984


DİMİTROV VE YAVUZER / Orhan ALKAYA

Yasa bu, gitgide tenhalaşıyoruz. Salı günü, eğilip bükülmemiş, itinalı ve zarif bir komünistin, Şaban Ormanlar'ın ardından bakakaldık. Şaban Bey'i sırtlanmış tuhaf kamyonet giderken, dalıp Yavuzer'e gitmişim. Ulus'un haberini aldığımda da, bir filme yetişmeye çalışırkenki hızıyla seyirtip geçmişti hatıramdan, aktör, yazar, kırk dört yıl, dolu dolu yaşamış adam Yavuzer Çetinkaya, arkadaşım.

"Faşizmin en klasik ve en statik tanımını yapmış bir devrimcinin, Hitler Almanyası'na tek başına meydan okuyuşuyla; Yavuzer'in, tek başına hayata ve çocuk kalmayı imkânsız kılan gizli yasalara karşı direnişini nerede buluşturmalı? İşte, bu kalleş anakroni olmasaydı orta yerde, pekâlâ Yavuzer'den bir anti-faşist kahraman çıkarmak mümkün olabilirdi. Eminim, bu kez, yargıçların anlamakta güçlük çekeceği bir konuşma sıklığı ve ağız doluluğuyla, zekânın en haşarı şaşırtmacalarını verirdi Yavuzer.

Ama değil, bu değil mesele... Karşımızda bir 'akıl adamı'yok. Yavuzer'den bir kahraman çıkmazdı. Olsa olsa, "kahramanlara gereksinen ülkeye lanet olsun" sözü çıkardı. Sonrası da keyfe keder! Yani Galileo Galilei de çıkmazdı Yavuzer'den.

Jacques Vache ...Bir tutam Sakallı Celal... iki ölçü de "neleri yapmam"... ve bir etik abidesinin kaidesi...
Yavuzer'den Yavuzer çıkardı. Çıkmıştır da... Bin yılı bir günde buluşturan koca bir adam...
İki günde, kovuk misali bir evde yazılmış bir oyun kaldı Yavuzer Çetinkaya'dan geriye: Gün Dönerken.
Nasyonal Sosyalistlerin, Alman mitolojisine sadakatlerinin sembolü sayılabilecek Reichstag (Parlamento) binasının yakılışı ve bunu izleyen ünlü Leipzig duruşmaları, NAZİ azınlık hükümetinin birinci ayı dolmadan gerçekleştirilmiş büyük bir komploydu. Önce Almanya komünistlerden, Yahudilerden, melezlerden arındırılacak ve Aryan ırk, dünyayı faşistleştirmek için kutsal savaşını başlatacaktı.
Bu büyük komponun bir 'imaj savaşı'na dönüşmesine yol açan tarihi faktör ise, Gesta-po'nun suçladığı üç Bulgar devrimcisi arasında, Komüntern'in ideologlarından ve dünya komünist hareketinin başlıca kuramcılarından Georgi Dimitrov'un bulunmasıydı.

Gün Dönerken, 1977'de, Türkiye bir iç savaş senaryosunun -yukarılarda bir yerlerde- tezgâhlandığı kanlı günleri yaşarken yazılmış bir 'belgesel oyun'. Senaryonun nasıl geliştirildiği, ucunun nerelere vardığı, malûm.

1933'te Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Parti-si'ni iktidara taşıyan azınlık hükümetiyle, Türkiye'de o tarihte iktidarda olan Milliyetçi Cephe koalisyonu arasında paralellikler kuran, anıştırmalara (sözgelişi, Göering'in üslubuyla Demirel'inki arasında) başvuran, tavrını, açıkça, komünizmden, işçi sınıfı devriminden ve dolayısıyla Dimitrov'dan yana belirleyen bir metin. Ya-nısıra, bu tür paralelikler arayan pek çok metinden ayrı olarak, 'ucuz'luğa düşmeyen, olay örgüsünü sağlam bir belgelendirmeye dayandıran bir metin. Bir de, Gün Dönerken, belgesel metinlerde rastlanabilen 'yeknesaklık' tuzağından kurtulmuş bir oyun. Sağlam bir dramatik yapıya sahip, özellikle kimi yan karakterlerde (Hans, Anna, Paraşkeva, Komiser Bauch vb.) ilginç derinlikler yakalayan bir çalışma.

Gün Dönerken, beli bir ekibin (Dostlar Tiyatrosu), belli bir sezonda (1976-77) sahnelemesi hedefiyle, ekip içinden bir sanatçı (Yavuzer Çetinkaya) tarafından yazılmış bir tiyatro metni." Bunları, 1993'te Yavuzer'in oyununu yayına hazırlarken yazmıştım. 21 Temmuz 1992 günü öğle sonrası çekip gitmişti sevgili arkadaşımız. On beş yıl geçmiş.

Bizim koca adam, Yavuzer, afbuyrun, 'sıksay-dı' biraz, şu yoksul drama edebiyatımız bir miktar zenginleşirdi, eminim. Ama o 'sıkmadı'; hayatı sıkıştırdı. Kalbini sıkıştırdı. Çocukluğunu bir ziyafet sofrasına çevirdi. Hepimiz bir miktar nasiplendik bundan. Çocukluğundan Yavuzer'in... 'Gün Dönerken'i okuyun, Mitos Boyut Yayınları listesinden yayınlanmıştı. İyi bir oyundur. Aksiyon bilgisi böyle zengin kaç yazar gelmiştir tiyatro edebiyatımıza, düşünün! Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan bir insanın, olur a, erken ölmesi ne fecidir, bir de bunu düşünün.

Genco Erkal

28 Mart 1938 yılında İstanbul'da doğdu. Robert Kolej'den mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi'nin Psikoloji bölümünü bitiren Genco Erkal 1959 yılından başlayarak Türkiye'nin önemli özel tiyatro topluluklarında oyuncu ve yönetmen oarak çalıştıktan sonra, 1969 yılında, bugün de sanat yönetmeni olduğu Dostlar Tiyatrosu'nu kurdu. Gorki, Brecht, Sartre, Peter Weiss, Steinbeck, Havel, Tankred Dorst gibi yabancı yazarların yanısıra, Aziz Nesin, Haldun Taner, Nazım Hikmet, Can Yücel, Refik Erduran, Vasıf Öngören, Orhan Asena, Behiç Ak gibi Türk yazarlarının oyunlarını yönetti. Roman, öykü, şiir gibi değişik türlerden tiyatroya uyarlamalar yaptı, oyunlar çevirdi.
Çeşitli ödüller kazandığı ünlü rolleri arasında Aslan Asker Şvayk, Gogol'ün Bir Delinin Hatıra Defteri, Brecht'in Galileo'su, Maxwell Anderson'un Yalınayak Sokrates'i, Nâzım Hikmet'ten Kerem Gibi, Can Yücel'den Can sayılabilir.
















Senfonik konserlerde Prokofiev'in Peter ile Kurt, Stravinski'nin Askerin Öyküsü, Fazıl Say'ın Nâzım adlı yapıtlarını anlatıcı olarak seslendirdi.
Önemli uluslararası film festivallerinde gösterilen ve birçok ödül kazanan At, Faize Hücum, Hakkâri'de Bir Mevsim, Camdan Kalp filmlerinin baş rolünde oynadı. TRT Televizyonu için Haldun Taner'in ünlü müzikli oyunu Keşanlı Ali Destanı'nı yönetti ve oynadı.
Değişik yıllarda birçok kez "yılın en iyi erkek oyuncusu", "en iyi tiyatro yönetmeni"seçildi, yaşam boyu başarı ödülleri kazandı. 1982 ve 1983 yıllarında "en iyi sinema oyuncusu" olarak Antalya Film Festivali'nde iki kez Altın Portakal aldı.
1993-1998 yılları arasında, Paris'te ve Avignon Festivali'nde Fransızca da oynamaya başlayan Genco Erkal, üç Fransız yapımında rol aldı: Nâzım Hikmet'ten Sevdalı Bulut, Philippe Minyana'dan Ou vas-tu Jérémie? ve Paulo Coelho'nun ünlü romanından uyarlanan Simyacı.


Yakılan Türkiye ve Aymazoğlu (Genco Erkal ile Söyleşi)

“Bu Aymazoğlu, Ne Zaman Uyanacak? Ne Zaman? Ne Zaman? Ne Zaman?”

Seval Deniz Karahaliloğlu

Türkiye alev alev yanıyor. Yakılan ormanlarıyla, ağaçlarıyla, yüzlerce yıllık emeğin oluşturduğu muhteşem bir coğrafya birilerinin kundaklamasıyla cayır cayır yanıyor. Bıçak kemiğe dayandı dedikleri bu olmalı. Dışa bağımlı siyasetiyle, ekonomisiyle, kültürüyle, sanatıyla içten içe yıktıkları Türkiye Cumhuriyetine son darbeyi, bu muhteşem coğrafyayı yakarak vurmak istiyorlar. Her yıl çeşitli sebeplerle çıktığı ya da “çıkartıldığı” söylenen orman yangınları, bu yıl öyle bir noktaya geldi ki “artık bu kadarı da olmaz” dedirten bir “aymazlığa” ulaştı.

Türkiye’nin bu gün geldiği noktayı “Aymazoğlu ve Kundakçılar” oyunundan başka hangi oyun bu kadar iyi tanımlayabilir? Kör gözün parmağına yanan orman yangınları akla “Aymazoğlunu” getiriyor. Hani onlarla iyi geçinirsem, evimi yakmazlar mantığı ile bile bile “kundakçıları” evine alan “Aymazoğlu”. Bu bir türlü anlamayan, anlamak istemeyen, anlama güçlüğü çeken Aymazoğlu, “kundakçılara” karşı ne zaman uyanacak? diye bekliyorsunuz, bekliyorsunuz, bekliyorsunuz, sabrınızın sınırlarını zorlayarak bekliyorsunuz ki Aymazoğlu “uyansın” ama gelin görün ki Aymazoğlunda “tık” yok.

Peki burada Aymazoğlu kim? Ben, sen, siz, onlar, hepimiz, “susarak” dolaylı yollardan Türkiye’nin bugün geldiği noktada payı olan “herkes”. “Gemisini kurtaran kaptan” misali başını kuma gömen bütün Aymazoğulları.

Kundakçılara, haksızlığa, adaletsizliğe, hortumculara, köşe dönücülere, soygunculara, “özelleştirme” adı altında ülkeyi parselleyip parselleyip “satanlara”, “laik hukuk devletinin” altını sinsi sinsi oyanlara, Mustafa Kemal Atatürk’ün devrimlerini bir bir ortadan kaldıranlara, anayasayı delik deşik edenlere, dincilere, şeriatçılara, tarikatçılara, kapitalist sömürüye, batılı emperyalist güçlerin ülkeyi adım adım ele geçirişine, AKM ve Muhsin Ertuğrul Sahnesi gibi Laik Cumhuriyetin Simgelerinin yıkımına karşı “seyirci kalan herkes”.

Bu ülkenin akciğerleri cayır cayır yanarken, ormanlarımızı, ülkemizi yakanlardan hesap sormayan, “suçlulardan birini dahi yakalama başarısı gösteremeyen” yetkililer. Sonra, yaktıkları orman arazilerini parselleyip parselleyip satan kundakçılarla iş birliğine giren ve bu satıştan nemalanan bürokratlar. İşte bu sırada, televizyon ekranlarına çıkarak gazetecilere “yanan orman arazisine imar izni veren kararı iptal ettim” diye açıklama yapan Orman Bakanı Osman Pepe. İşte, aymazlığın zinciri böyle uzayıp gidiyor.

İsviçreli yazar Max Frisch kaleme aldığı “Biedermann und die Brandstifter”, Türkçe’ye Genco Erkal tarafından “Aymazoğlu ve Kundakçılar” olarak uyarlanmış. Oyunu yeniden büyük bir başarıyla dilimize uyarlayan Genco Erkal, aynı zamanda oyunu yönetiyor ve başrolünü Şeref Aymazoğlu’nu oynuyor. Orijinal metinde zengin iş adamı Biederman’ın özgün halini bozmadan onu Şeref Aymazoğlu’na dönüştürüyor.

Fabrikatör Şeref Aymazoğlu, iktidara bilerek ya da bilmeyerek destek veren içimizdeki oligarşinin temsilcilerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Güç elindeyken tehdit eden ama kendinden güçlü olanlarla belki anlaşırım umuduyla “uzlaşmaya çalışan”, korkak, ürkek, aslında edilgen bir karakter.


Sözde adaletli, her lafın başında haktan adaletten dem vuran Şeref Bey, kendisinden hak talep eden Mazlum Irgat’a karşı alabildiğine acımasızdır. Kendinden güçsüzleri ezebildiği kadar ezer. Hatta “ne yapalım gitsin havagazı musluğunun altına yatsın, ya da bir avukat tutsun, buyursun.” diyecek kadar zalim, adalet kavramıyla dalga geçecek kadar duyarsızdır.

Oyunun ilk sahnesinde tanışırız Şeref Aymazoğlu ile elinde tuttuğu şarap kadehi, gazetesi ve sarf ettiği ilk cümleyle “sallandıracaksın bunları, hem de sorgusuz sualsiz..” Bu kadar yüksekten atan Şeref Bey, acaba kundakçılara karşı da aynı “kararlı tavrı” sürdürebilecek midir? Üstelik bir yandan atıp tutarken, “bana dokunmayan yılan, bin yıl yaşasın” halini sürdürmeye devam eder. Kendi korunaklı dünyasına ve evine dokunmasınlar da ne olursa olsun mantığıyla, sadece “korktuğu” için kundakçılarla “dost” olmaya çalışır. “Hem dost olursam belki bana dokunmazlar” diye düşünür.

“korkudan bitkin,

görmezden

gelir

tehlikeyi”

Korkaklığı, çıkarcılığına karışırken ikiyüzlü yanını da açığa vurur. Tek derdi kurulu düzeninin bozulmamasıdır, “ah, bir de içini kemiren o felaket duygusu” olmasa. Felaketinden ölesiye korkarken, korktuğu felaketine aynı şiddetle koşan ateş böcekleri gibi kundakçılara sarılır. “Sizle mi uğraşacağım? Ateşin fitilini beraber ölçtük. Yakında bunlar benden kibrit de isterler” der. Öylesine büyük bir iştahla felaketine koşar ki, kendisinden kibrit isteyen kundakçılara evini yakması için gerekli olan “ateşi” kendi elleriyle verir. Hatta bununla da kalmaz. Son yemekte anlattığı Aziz Nesin’in “kurt-eşek” hikayesi ile felaketini adeta kundakçılara kendisi “sipariş eder”. Eh, “aymazlığın” da ancak bu kadarı olur. Aymazoğlu başına gelecekleri adeta “hak eder”.

“felaketten daha çok değişiklikten
korkarsa insan,
ne gelir başına,
yine felaketten başka?”

Oyunun aralarında gördüğümüz itfaiyeciler korosu, oyunun olmazsa olmazlarından. Antik Yunan Koroları gibi oyunun aralarında uyarılar yapar. Gelecekten haber verir. Kör gözün parmağına doludizgin kendi felaketine koşan Şeref Aymazoğlu’nun kimliğinde, kendi felaketlerine koşan bütün toplumlara seslenir.


“göze neler gözükür
ortada bir şey yokken
korku duydu mu insan,
kendi gölgesi bile korkutur
onu artık,

savaşa hazır bulur
onu her dedikodu.
ayağı tökezlenir,
korku dolu yaşar gider,
sonunda aynı şeyler
kendi başına gelir.”


Oyun ilerledikçe itfaiyecileri kundakçılara, kundakçılar itfaiyecilere dönüşmeye başlar, yavaş yavaş, alıştıra alıştıra. Her şey zaten öyle gelişmiyor mu? Yavaş yavaş, alıştır alıştıra. Biz bu “alıştırmalara ”, zaten “alışkın” değil miyiz? Öyle bir nokta gelir ki, insan sormadan edemez. Yangını çıkaranlarla, yangını söndürenler aynı kişiler değil mi? Bu bir “kader” olabilir mi? Akıl ve mantık süzgecinden geçmeyen bir yaşam “hak edilebilir” mi? Oyunun can alıcı noktası da burada karşımıza çıkar, insanı yüreğinden, aklından, vicdanından kavrayıverir.

“herkes uzağı görür de
bilmem kaç gün önceden,
yine başa gelen sonunda
aptallık,
hani kader dedikleri,
o hiç eksilmeyen.”


Orijinal metinde, eski profesyonel güreşçi olarak tanıdığımız “kundakçı” Schmitz’in yerini bu sefer Tosun Tunçbilek alıyor. Biz bu Tosun’u bir yerlerden tanıyoruz. Sürekli gördüğümüzden olsa gerek, artık “kanıksadığımız” (bu kanıksama hali bile bizi, giderek bir “kabullenişe” götürmüyor mu? Hayata seyirci kalanları, dünden kabullenmeye hazır olan bizleri, Aymazoğlu’nun ta kendisi yapmıyor mu?) dini bütün, sakallı, takkeli, tespihli, poturlu artık görmeye “pek alıştığımız” Tosun olarak karşımıza çıkarıyor. Çember sakalı, elinden düşürmediği tespihiyle tipik bir yobazdır. Üstelik bir sahtekar. Hem dini bütün biri gibi davranır hem de son akşam yemeğinde şarabı “istemem yan cebime koy” tavrıyla, “lütfen” kabul eder.

Göbekli, tespihli Tosun sürekli bir homurtu halinde “söylenir”. Belirli nakaratları sürekli tekrarlar “Her şey olacağına varır. Allah’ın dediği olur. Allah’ın sopası yok ki” Ustalıkla duygu sömürüsü yapar. “İnsanlar, birbirine inanmayacaksa bunun sonu neye varır? Her tarafta kuşku, güvensizlik. Bu kentte, bana kundakçı gibi davranmayan bir tek siz varsınız”

Bir homurtu bulutu içinde ağzından hep aynı sözcükler dökülür. “İnsanlık, vicdan, Allah, kader…”.

Tosun’un hapisten yeni çıkan arkadaşı Eisenring ise oyunda eski şef garson Demir Çelik ile hayat bulur. Sorulan sorulara kaçamak cevaplar veren Demir Çelik’in ağzından kaçırdığı bilgi kırıntılarından Madımak Otelinde şef garsonluk yaptığını da öğreniriz. “Aziz Nesin’i tanıyor musun?” sorusunun yanıtı çok kısa ama düşündürücüdür. “Elimizden kaçırdık.” Yani, Demir açıkça Madımak Oteli’ni yakan “yobazlardan” biri olduğunu, “kundakçı” olduğu net bir biçimde itiraf etmektedir. Soruyu soran ama yanıtını dinleme zahmetine bile katlanmayan Aymazoğlu’nda ne gam? Sözcükler bir kulağından girer öbüründen çıkarken, o felaketine doludizgin koşmakla meşguldür.

Demir Çelik, tepeden tırnağa “dürüstlük” timsali olarak (Allah için yaptığı ve yapacağı işi hiç saklamaz), baştan aşağı “sağır” Aymazoğlu’na sorar “Burada hiç fünye gördünüz mü?” ve sohbete kaldığı yerden devam eder. “İnsanları kandırmanın üç yolu vardır. Bir, insanlara çıplak gerçeği olduğu gibi söylemek. İnsanlar buna kesinlikle inanmak istemiyorlar. ( Bu arada, sakin sakin benzin bidonlarına fitil bağlamakla meşguldür) İki, duygu sömürüsü yapmak. Üç, işi şakaya vurmak”. (Ateşleme ve fünye arasındaki bağlantı işini de Aymazoğlu’nun gözü önünde tamamlamıştır, gülümser) “Şakadan anlasanız da anlamasanız da iş o aşamaya geldiğinde bummm. Her şey yanıp tutuşana kadar itfaiyeci göremeyecek gerçeği”.

“çıplak ayaklı itfaiyeciler

biz dışarıdan bakıyoruz

bildiği halde tehlikenin boyutlarını

alışmış bir kere kötü kokulara

korkmuş ve huzursuz

asıl başına gelecek felaketten değil

değişimden korkar”

İtfaiyeci sorar “Bidonların içinde ne var?” Demir Çelik pişkin, cevap verir. “Benzin. Beyefendi, biz de bu nedenle sigara içmiyoruz.” Eh, doğru söze ne denir?

Aymazoğlu, oyunun bir yerinde şöyle der. “Kundakçı olmadığına yemin eder misin?” dedim.“Yemin ederim, değilim” diyor. İnsanlarda acıma duygusu kalmamış. Gönül fukarası olmuş. Dünya kötüye doğru gidiyor”.

Kundakçılara yardım eden üniversiteli akademisyenin kimliğinde, toplumun “aydın” kesimini görürüz. İlk önce kundakçılara yardım eden “aydın” olayın ciddiyetini kavrayınca, tek kelimeyle “toz olur”. Sorumluluk alması gerektiği zaman “sırra kadem basan” aydın tiplemesiyle, bütün zamanların “tatlı su aydınlarına” gönderme yapar.

“her zaman halk içinde

halkla beraber

maaşlarımızı siz ödüyorsunuz

kader diye düşünmek yok eder

aklı düşünmeyi

asıl neden ahmaklıktır

birçok şey söylenebilir

aklı selimle”


“Aymazoğlu ve Kundakçılar” oyununda başrollerini, Şeref Aymazoğlu : Genco Erkal, Hanımefendi : Meral Çetinkaya, Tosun Tunçbilek : Erdem Akakçe, Demir Çelik : Metin Coşkun, Hizmetçi : Tilbe Salim, Öğretim Görevlisi ve Polis rollerinde : Beyti Engin paylaşıyorlar. İtfaiyeciler korosunda da aynı ekibi Metin Çoşkun, Erdem Akakçe ve Beyti Engin’i görüyoruz.

Günümüzde Aymazoğulları (sayıları o kadar çok ki), kundakçılar, aydınlar ve itfaiyeciler kimdir? Bir bilene soralım dedik. Bütün bir hayatını tiyatroya adamış, çok büyük ustalardan biri olan Genco Erkal’a soralım istedik. Zaten Aymazoğlu gibi bıçak sırtı bir oyunu alıp götürecek kaç usta kaldı günümüzde? Oyunu dilimize uyarlayan, sahneye koyan, yöneten, baş rolünü oynayan, kısacası oyunun beyni Genco Erkal’a sorduk


SDK – Neden “Aymazoğlu ve Kundakçılar” oyununu seçtiniz?

Genco Erkal – Bu oyunu uzun zamandan beri oynamayı düşünüyordum. Oyun yazılalı 50 yıldan fazla bir zaman oldu. “Aymazoğlu ve Kundakçılar”, orijinal adıyla (Biedermann und die Brandstifter) çağdaş tiyatronun köşe taşlarından ve en çok sevilen oyunlarından biri. Çağımızın en önemli yazarlarından biri olan İsveçli yazar Max Frisch tarafından kaleme alınmış bir oyun. Yazıldığından bu yana, dünyanın hemen hemen bütün dillerine çevrildi ve bütün ülkelerinde defalarca oynandı. Çok yoruma açık bir oyun. Zaten oyunun kendisi bir kıssa. Yani bir şeyi anlatıyoruz, izleyiciler de oradan bir kıssadan hisse çıkarıyor, izleyicinin de aktif olarak yoruma katıldığı bir tiyatrodur. Ben uzun zamandır bu oyunu sahnelemek istiyordum ama baya uzun bir zamandır. Fakat bir türlü nasıl ele alacağımı, nasıl yorumlayacağımı, oyunu nereye oturtacağımı bilemiyordum. Bir de teknik sorunlar vardı. Günümüzde özel tiyatroların ekonomik koşulları belli, aslında 15-17 kişiyle oynanabilecek bir oyun. Bunu nasıl küçültebiliriz, nasıl daha az kişiyle halledebiliriz gibi teknik sorunlarım da vardı ama en önemlisi bu oyunu ülkemizde bugün sahnelerken nereye oturtmamız gerekir? Bugün bizim toplumumuzda, oyunun ne söylemesi gerekir? Nereden yola çıkması gerekir? Sıçrama noktasının ne olacağını bulmak önemliydi ve uzun yıllardır da kafamda bunu tartışıyordum. Değişik değişik dönemlerde, Aymazoğlu kim? Kundakçılar kim? meselesine geliyordu bütün iş. Bunu istediğiniz gibi yorumlayabiliyorsunuz.

SDK – “Aymazoğlu ve Kundakçıları” neden bu kadar önemli bir oyun?

Genco Erkal - Oyunun yazılışındaki temel amaç, savaş sonrası edebiyatına giriyor. İkinci Dünya Savaşını hazırlayan nedenler nelerdir? Böyle bir felaket göz göre göre nasıl yaşanabildi? İnsanlar, buna felaketin yaşanmasına nasıl engel olamadılar? “Aymazoğlu ve Kundakçılar” bunu anlatıyor. Burada, yaşanan olaylara sıradan insanın, ortalama vatandaşın “aymazlığının” neden olduğunu görüyoruz. Gelen tehlikeye karşı, yaklaşan o tehlikeye karşı, o tehlikeyi “görmezden” gelen, “kendini kandıran”, “çevresini kandıran”, “böyle bir şey yoktur” diye düşünen bir aymazı anlatıyor. İşte ancak böyle bir ortamda, Hitler ve onun peşindeki Nazi Partisi ve Naziler iktidara gelebildiler. Oyunun sonunda gördüğümüz yangın aslında İkinci Dünya Savaşıdır. Olayları hazırlayan bütün bu etkenler karşısında sıradan bir yurttaşın olaylara “müdahale etmemesi”, “dur dememesi”, “yaklaşan tehlikeyi “görmezden gelmesinin” sebep olduğu bir felakettir. Bütün buradaki kundakçılar da Nazileri simgeliyor. Ama Max Frisch öyle bir biçimde yazmış ki bunu, herhangi bir çağda, her hangi bir ülkede geçebilecek bir oyun olarak kurgulamış. Zamanlar değişiyor, ülkeler değişiyor ama bu temelde olan “aymazlık” değişmiyor. Nitekim son yorumlarda, mesela Berliner Ensemble’da sahnelenen dört yıl önceki yorumda, “kundakçılar” dazlaklar yani neo-Naziler olarak ele almışlar. Yine, üç yıl önceki Köln’de yapılan başka bir yorumda, çok daha ileriye giderek Aymazoğlu’nu Bush, “kundakçıları” da Usame bin Ladin yapmışlar. Dediğim gibi çok değişik biçimlerde yorumlanabilecek bir oyun.

SDK – “Aymazoğlu ve Kundakçılar” oyununu bu kadar “güncel” yapan nedir? Neden özellikle, şimdi, bugün oyun “daha bir güncellik” kazanıyor?

Genco Erkal - Ben de daha önceki yıllarda, bundan on yıl kadar önce, oyunu bizdeki ülkücü hareket dediğimiz harekete oturtmaya düşündüm ama çok da oturmuyordu. Fakat son yıllarda, ülkemizde gelişen “dinci” tehlike, “şeriat” tehlikesi ve şöyle ya da böyle bu düşüncenin bir uzantısı olan bir partinin bugün ülkemizde iktidarda olması, artık bu oyunu kesinlikle oynamanın zamanı gelmiştir ve “kundakçıların” kim olduğu da bellidir düşüncesini oluşturdu. Sonunda, işte böyle “dincileri” ortaya koyarak bir kurgu yaptık, biraz daha ileriye gittik, burada bir “itfaiyeciler korosu” var. “İtfaiyeciler korosu”, aslında bir anlamda genel olarak, güvenlik güçlerini simgeliyor. Oyunun bir yerinde, “yangını çıkaranlarla, yangını söndürmesi gerekenler aynı kişiler mi oluyor?” diye bir soru soruluyor.

“bir dakika,
yangını söndürecek olanlarla

yangını çıkaranlar
aynı kişiler mi oluyor yani?
bırak şimdi ortalığı karıştırma
birlik ve beraberlik içinde
kederde ve kıvançta
halkla beraber
halk için, halkla el ele...”


Orada da olayın bir başka boyutu gösteriliyor. Maalesef, ülkemizde buna benzer birçok olay oluyor. Güvenliği sağlaması gereken insanlar, aslında güvenliği alttan bombalıyorlar. Oyunun içine katmak istediğimiz böyle bir boyut var. Bu bize aynı zamanda, “kundakçılar” ile “itfaiyecilerin” aynı kişiler tarafından oynanmasını sağlayarak bize ekonomik açıdan da bir katkı sağladı ve kadroyu küçültmüş oldu. ( Bu noktada gülmekten kendimizi alamıyoruz.) Böyle bir yorum çıktı ortaya.

SDK – Oyunu uyarlarken mizah anlayışı bakımından bir sıkıntı yaşandı mı?

Genco Erkal - Benzer yazarlarda olduğu gibi, Max Fisch’in çok kendine özgü bir Orta - Avrupa mizahı var. Onların mizah anlayışı ile bizim mizah anlayışımız her zaman pek birbiriyle örtüşmüyor. Oyunu okuduğunuz ve metni çevirdiğiniz vakit, bize biraz yabancı kalan bir mizah anlayışı var. Seyircimize daha yakın olması için oyunun dilini ve espri anlayışını daha bize yaklaştırdık. Öyle bir uyarlama da oldu.

SDK – Oyun ile ilgili olarak, sizin oyun üzerinde yaptığınız, metne eklediğiniz belirgin, vurucu olarak niteleyeceğimiz sözcükler var mı?

Genco Erkal - Bu oyunda, koro yerine bütün oyuncuların teker teker söyledikleri sözcüklerin hepsini yazar Max Fisch orijinal metinde yazmış. Bizim oralarda hiçbir müdahalemiz yok. Bir tek benim oyunun sonunda koyduğum “İyi uykular” sözcüğü izleyicileri “kışkırtmak” amacını güdüyor. Siz de böyle uyumaya devam ederseniz siz de ilerde olacakları “hak etmiş” oluyorsunuz anlamına geliyor.

SDK – Neden oyunun ana karakteri, sıradan sokaktaki bir insandan ziyade bir fabrikatör olarak tanımlanmış?

Genco Erkal – Max Fisch oyunun ana karakterini Biedermann yazarken Biedermann’ın fabrika sahibi olmasını, İkinci Dünya Savaşı öncesinde Almanya’da Hitler iktidara gelirken “en büyük aymazlığı” büyük çelik fabrikatörlerinin, büyük sermayenin “desteklemesine” bağlıyor. Tabii sadece onlar değil. Hem büyük sermaye “destekliyor” hem de genel olarak iktidara karşı bir “sessiz kalma” var. Biz de oyundaki bu genel fotoğrafı değiştirmedik. Gene adam fabrika sahibi, o fotoğraf var ama herkesi kapsayan bir Aymazoğlu olsun istedik. O zaman öyle olur ki, bütün bu aymazlığı içeren sanayicilerdir, onlar kabahatlidir, geri kalan hiç kabahatli değilmiş gibi olur. Halbuki, biz salonda bulunan herkesin kendini Aymazoğlu’nun yerine koymasını, “kendisiyle hesaplaşmasını” istedik. Bu gelişen olaylar karşısında, “Ben ne yapıyorum? Ben ne yapmalıyım? Nerede yanlış yaptım” diye düşünmesini istedik.
SDK- Peki, burada aydının nasıl bir tavrı var?
Genco Erkal – Oyunda, şöyle bir şey var. Aydınların bu tür hareketlere, bir takım politik eylemlere başından çok fazla nereye gideceğini görmeden heyecana kapılıp ya da kendilerince onlara ideolojik kılıflar geçirerek destekledikleri fakat tehlikeyi gördüklerinde son anda geri çekildiklerine tanık oluyoruz. Fakat geri çekildikleri zaman da bir şeyi değiştirmiş olmuyor. Çünkü olayın gidişini “engellememiş” oluyor. Sadece aydının kendisi son anda paçayı kurtarmaya çalışıyor ama artık yangın oluyor. Aydının burada bir “kaypaklığı” söz konusu,
“kararsızlığı” söz konusu, “işin sonuna kadar gitmemesi” söz konusudur. Ayrıca, aydının katıldığı eylemin nereye varacağını tam olarak kestiremeyip sonradan uyanınca hemen kendini kurtarmak için “geri çekildiğini” görüyoruz. Oyunda bunları gündeme getiriyoruz.
SDK – Oyunun sonundaki tablodan biraz bahsedebilir miyiz?
Genco Erkal – Oyun bir yangınla ve itfaiyeciler korosunun söylediği son sözle kapanır ama biz onu öyle yapmadık. Bütün oyuncuların son söz söylediği bir kapanış düşündük. Bu Brechtyen bir son aslında. Hep bir son deyiş vardır ya. Hani, kuralla kural dışı bir şey diyerek bağlanır ve oyunun son noktası konur. Ben böyle kapanışları seviyorum.
SDK- Aymazoğlu’nu oyun kişisi olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?
Genco Erkal – Ben, bu Aymazoğlu’nu biraz Moliere’in tipleri gibi görüyorum. Oyunun politik tarzı bir yana, Moliere’in oyunlarındaki karakterler gibi ön plana çıkıyor. Mesela, Cimri, Tartuffe, Hastalık Hastası gibi “Aymazoğlu” da başlı başına bir karakter. Böyle bakıldığında, “Aymazoğlu” dünyadaki bütün aymazların özelliklerinin bir bileşkesi olarak ortaya çıkıyor.
SDK – Oyundaki Aymazoğlu karakteri insanı çileden çıkartacak kadar “aymaz” değil mi?
Genco Erkal – Oyunda, Aymazoğlu karakteri özellikle “öyle” yazılmış. Tıpkı Moliere’in karakterleri gibi. “Hakikaten, bu kadarı da olur mu?” dedirtecek bir aymazlık var. Öyle olmalı ki, insanların “gözüne batsın”, insanları rahatsız etsin. Orada, “kör gözün parmağına” misali bir “aymazlık” var.
SDK – Toplumdaki bu “aymazlığın” önüne nasıl geçebiliriz?
Genco Erkal – Bu, sözü edilen toplumda “muhalefetin” olması ya da olmaması ile ilgilidir. Ama daha önemlisi “yeterli bir muhalefet” olması ya da bu “muhalefetin bir arada” olmasıdır. Toplumda, durumdan hiç memnun olmayan, söylenen ve rahatsız olan çok sayıda insan var ama bir araya gelip bir “birlik” oluşturamıyorlar. Ağırlıklarını ortaya koyamıyorlar. Galiba burada önemli olan, bu insanların bir araya gelmesi ve bir “birlik” oluşturmaları olacaktır. Demokrasilerde en büyük eksiklik, insanların “el ele tutuşarak”, birbirine “destek olarak”, ortaklaşa bir iş yapılamaması değil mi? Beraber bir “iş yapmayı” öğrenmek, beraberce “karşı durmak”, “dayanışmak” ve beraber iş yapmaktan zevk almanın getirdiği “ortak başarının” doyumunu hissetmek çok önemlidir.
Aymazoğlu ve arkadaşlarının söyledikleri son sözler oyuna son noktayı koyar.
“herkesin beklediği gerçeğe dönüştü.
aymazlık
eh, size de iyi uykular...”


Krize sahneden bakış

23.03.2009 (Dünya Online)

Dostlar Tiyatrosu bu sene 40. yılını kutluyor. 1969 yılında, tiyatronun bugün de sanat yönetmeni olan Genco Erkal’ın kurduğu; ilerici-toplumcu sanat doğrultusunda benimsediği ilkelerle sürekli araştırma, deneme ve yaratma eylemi içinde seyircilerine farklı yapımlar sunan Dostlar’ın yeni çalışması, “Marks’ın Dönüşü”. Muammer Karaca Tiyatrosu’nda sahnelenen oyunu, Howard Zinn kaleme almış, Özüm Özgülgen çevirmiş, Genco Erkal yönetip oynuyor. “Marks’ın Dönüşü”, krizle sarsılan kapitalist sistemi Karl Marks’ın bakış açısı ile tiyatro sahnesinde sorguluyor.
Genco Erkal’la bu hafta, yeni oyundan yola çıkarak kültür-sanat dünyasının ufuklarına bir yolculuk yapacağız. Erkal, Robert Kolej'den mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi'nin psikoloji bölümünü bitirdi, aktörlüğünün de 50. yılı. Gorki, Brecht, Sartre, Peter Weiss, Steinbeck, Havel, Tankred Dorst gibi yabancı yazarların yanı sıra, Aziz Nesin, Haldun Taner, Nâzım Hikmet, Can Yücel, Refik Erduran, Vasıf Öngören, Orhan Asena, Behiç Ak gibi Türk yazarların oyunlarını yönetti. Roman, öykü, şiir gibi değişik türlerden tiyatroya uyarlamalar yaptı, oyunlar çevirdi. Senfonik konserlerde Prokofiev'in “Peter ile Kurt”, Stravinski'nin “Askerin Öyküsü”, Fazıl Say'ın “Nâzım” adlı yapıtlarını anlatıcı olarak seslendirdi. “At”, “Faize Hücum”, “Hakkâri'de Bir Mevsim”, “Camdan Kalp” filmlerinin başrollerindeydi. TRT Televizyonu için Haldun Taner'in ünlü müzikli oyunu “Keşanlı Ali Destanı”nı yönetti ve oynadı. Değişik yıllarda birçok kez “Yılın En İyi Erkek Oyuncu”su, “En İyi Tiyatro Yönetmeni” seçildi, “Yaşamboyu Başarı” ödülleri kazandı. 1982 ve 1983 yıllarında “En İyi Sinema Oyuncusu” olarak Antalya Film Festivali'nde iki kez Altın Portakal aldı.
“Zinn, Amerika’da önemli bir tarih profesörü. Politik olarak da çok faal bir kişi. Yani Bush’un korkulu rüyalarından, en güçlü muhaliflerindendi. Oyunun özgün adı ‘Marx in Soho’. Amerika’da da sahnelenmiş. Dört yıl kadar önce çok ilginç bir şey oldu: Aynı anda hem Türkiye’den, hem Paris’ten, hem New York’tan üç arkadaşım ‘Bu oyun seni çok ilgilendirecek’ diyerek metni gönderdiler bana. Dostlar Tiyatrosu ile Marks’ı birleştirmişler zihinlerinde, ki bu çok doğal, biz politik tiyatro yapıyoruz. Belli bir dünya görüşü doğrultusunda bir tiyatro yapıyoruz kırk yıldır. Oyuncu olarak bana, tiyatro olarak Dostlar’a yakıştırdılar ki üç ayrı kanaldan geldi metin.
Okur okumaz çok heyecanlandım ve mutlaka yapalım, diye düşündüm. Yazarı ile ilişkiye geçtim hemen e-mail aracılığıyla. Kendimi, tiyatromuzu tanıttım: ‘Dostlar Tiyatrosu şu işleri yapmıştır yıllar boyunca, sizin oyununuzu da oynamak istiyoruz’ dedim. E-maili alır almaz 15 dakika içinde cevap verdi: ‘Tamam, oynamanıza izin veriyorum’ dedi.”
Güncelleştirmeler...
“Siz İsa’yı bekliyordunuz ama işte ben geldim” diye başlıyor oyun. Marks dünyaya dönüyor ve dünden bugüne yaptığı tahlillerin, verdiği mücadelenin, savunduğu düşüncelerin doğruluğunun bugün de geçerli olduğunda ısrar ediyor. Ama, oyun 15 yıl önce yazılmış... Güncellemek de gerekiyor:
“Evet, Marks günümüzde, kapitalizmin başkenti New York, Soho’ya iniyor. Sabah gazeteleri alıyor ve bazı haberleri okuyup yorumlar yapıyor. Yazarına ‘çok eskimiş bu haberler, bunları güncellemek gerekir’ deyince, ‘tamam, o konuda size yetki veriyorum, ama yapacağınız değişiklikleri bana danışın’ dedi. Bu yazışmalar sürdü aramızda. Ben oyunu oynayacağım, ama ne zaman sahneleyeceğim konusunda tereddütlerim vardı. Çünkü sadece çok belli, ilgili bir grubu peşinden sürükleyecek, ‘meraklısı için’ bir oyun olarak düşünüyor ve zamanını kolluyordum.
Küresel kriz patlayınca, ‘İşte şimdi bu oyunu oynamanın tam zamanı ve de belki benim umduğumdan daha geniş bir kitlenin ilgisini uyandırabilir’ diye düşündüm. Nitekim yanılmamışız bu konuda. Beklediğimizden daha büyük bir ilgi oldu. Özellikle gençlerin ilgisi beni çok sevindiriyor. Politik tiyatronun eski parlak dönemlerindeki gibi seyircimizin yüzde 60’ı gençlerden, üniversiteli öğrencilerden oluşmaya başladı.
Bu arada oyun başladıktan sonra bile bazı şeyleri değiştirdik metinde. Mesela ‘General Motors’un iflasın eşiğine geldiğini, devletten aldığı milyarlarca doların kurtarmaya yetmediğini o akşam oyunda söyledik. İzleyici için sabah gazetelerden okudukları, televizyonlardan duydukları haberi akşam Marks’ın ağzından dinlemek çok ilginç oluyor. Oyun savaşlardan da bahsediyor. Yazıldığı süreç içinde Birinci Körfez Savaşı söz konusuydu, daha sonra Irak, Afganistan işgalleri oldu, Gazze yaşandı. Onları da güncelledikten sonra, bugün yazılmış kadar taze bir oyun haline geldi.”
Genç seyirci artıyor
Genco Erkal, gençlerin ilgisi fazla dedi. Sözünü kesmemek için araya girmedim, ama şimdi sormanın tam zamanı... Tiyatroya giden gençlerin sayısında bir artış mı var?
“Son yıllarda şikâyetimiz hep şuydu: Tiyatroya neden hep orta yaşlı ve yaşlı seyirciler geliyor, gençleri neden çekemiyoruz? Ama geçen yılki oyunumuz ‘Sivas 93’ten başlayan, bu oyunla artarak süren genç izleyicilerin ilgisini tanık oluyoruz. Eğer gerçekten onları ilgilendiren işler yaparsak geldiklerini gördük tiyatroya. Bu, çok sevindirici tabii...”
Genco Erkal, tek kişilik oyunlarla daha çok mu anımsanıyor? Örnekse “Bir Delinin Hatıra Defteri”, “İnsanlarım”, “Can”... Yoksa Dostlar Tiyatrosu daha çok tek kişilik oyunlar mı sahneye koyuyor?
“Bu çok garip bir şey. Bugün üç röportaj yaptık, hep aynı konu çıkıyor karşıma. Halbuki ben 50 yıldır tiyatro yapıyorum, 100’ün üzerinde değişik oyunu sahneye koydum. Bunların içinde tek kişilik oyunlar altı-yedi tanedir. Son dönemde de yok... En son 2000 yılında ‘Can’ı oynamıştım. Yani 9 yıldır yok tek kişilik oyunum. İşte bu çok tuhaf, ben de onu düşünüyorum. Şöyle mi demeli: benim yaptığım oyunlar yıllarca sürüyor. Örneğin Nâzım Hikmet’ten uyarladığım ‘İnsanlarım’ 16 yıldır devamlı oynuyor, yurtiçinde yurtdışında pek çok yerde sahnelendi. ‘Bir Delinin Hatıra Defteri’ 350 defa oynandı değişik dönemlerde...
Veya seyircinin ilgisini daha mı çok çekiyor benim oynadığım tek kişilik oyunlar diye de düşünüyorum. Yani diyeceğim üzerime kaldı bu olay. Herkes hâlâ ‘Ah Bir Delinin Hatıra Defteri’ni unutamayız’ der. 1965 yılında oynadığım ve bizim tiyatromuzda, geleneksel meddahı saymazsak ilk tek kişilik oyundur. Yazılı metinlerde, Cumhuriyet dönemi tiyatrosunda o zamana kadar tek kişilik oyun diye bir kavram yoktu. Ama çok sevildi. Onun ardından birçok başka tiyatro, başka oyunlar sahnelendi. Ben de ara ara tek kişilik oyunları sürdürdüm. Demek ki bunların etkisinden dolayı hep tek kişilik oyunlar oynar gibi bir izlenim veriyorum...”
Tek kişilik oyunlarda değil, ama oyunların sergilendiği salonlarda bir sebatkârlık var galiba... Bu da bir izlenim mi yoksa, zorunluluktan gelen bir gerçek mi?
“Aslında pek sebat etmiyoruz. İstanbul’da oynamadığımız salon yok. 8 yıl süren Baro Han’ın altı var; son 8 yıldır da burası; Muammer Karaca. Son yılarda biraz daha yerleşikliğe yakın bir hale geldik, onun dışında hep göçebeydik. Elhamra’da, Küçük Sahne’de, Ses Tiyatrosu’nda, Arena’da, Kenter Tiyatrosu’nda, Yapı Endüstri Merkezi’nde oynadık. Sinematek vardı eskiden onun salonunu bile kullandık. Oynamadığımız yer yok gibi... Oradan oraya. Son yıllarda biraz daha yerleşiğiz dediğiniz gibi, ama hep de bir korku var; ‘Acaba gelecek yıl burada devam edebilecek miyiz?’ diye. Belediye başkanları değişiyor, Beyoğlu Belediyesi parti değiştiriyor, burayı yıkacak, yeniden yapacak oluyorlar, yahut çatısını restorana dönüştüreceğiz diyorlar. Her dakika buradan atıldık atılıyoruz. Ve çok fazla seçenek de yok İstanbul’da artık biliyorsunuz. Burası da biterse biz ne yaparız korkusunu taşıyoruz. O yüzden dışarıdan devamlılık gösteriyor durumumuz, ama biz pek rahat değiliz. Her an bitebilir, biterse nereye gideriz tehlikesi hep var.”
Hep sıkıntı, hep sıkıntı... Genco Erkal yurtdışında da 1993-1998 yılları arasında, Paris'te ve Avignon Festivali'nde Fransızca oynadı. Üç Fransız yapımında rol aldı: Nâzım Hikmet'ten “Sevdalı Bulut”, Philippe Minyana'dan “Ou vas-tu Jérémie?” ve Paulo Coelho'nun ünlü romanından uyarlanan “Simyacı”. Yurtdışında yaşayan meslektaşlarının durumu onda kıskançlık yaratmıyor mu?
“Hayır yaratmıyor. Birçok bakımdan biz, onlardan daha rahatız. Çünkü Fransa’da, İngiltere’de, Amerika’da çok büyük bir rekabet var. Ve pek çok üniversite, konservatuar bitirmiş, tiyatro eğitimi almış, workshoplara, laboratuar çalışmalarına katılmış donanımlı oyuncular garsonluk yapıyorlar. Bizde de son dönemde biraz öyle olmaya başladı. Ülkemizin pek çok yerindeki üniversitelerde tiyatro bölümleri açıldı. Bu bölümler her yıl birçok mezun veriyorlar, fakat ne yazık ki tiyatrolar o kadar çoğalmadı. Tiyatroda iş bulmak o kadar kolay değil. Devlet Tiyatroları, Şehir Tiyatroları gibi ödenekli tiyatroların kadroları dondurulmuş durumda. Oralara da giremiyorlar. O zaman tiyatro eğitimi almış insanların bazıları hiç sahneye çıkamıyorlar. Seslendirme yapıyor, televizyon dizilerinde oynuyorlar. Ekmek paralarını oralardan kazanıyorlar. Yani bizde de iş zorlaşmaya başladı. Benim tanıdığım çok ünlü oyuncular -Fransa’dakileri daha iyi biliyorum- geleceğimiz acaba ne olacak telâşını taşıyorlar.
Orada tiyatro sahibi olmak da kolay değil. Bizim kendimize ait bir tiyatromuz var. Salonumuz garanti olmasa bile kendi prodüksiyon şirketimiz var istediğimiz oyunları seçip sergileyebiliyoruz. Onların böyle bir şansları da yok. Teklif bekliyorlar tiyatrolardan. Ve devlet tiyatrolarında da bizim gibi bir kere girerseniz ömür boyu aylık gelir sağlayabileceğiniz bir garanti yok. 1 yıllık, en fazla 2 yıllık kontrat yapılıyor. O bakımdan kendi durumumu daha rahat görüyorum. Öyle bir kıskançlık duygusu hiç duymadım.
Belirttiğiniz gibi Fransa’da da sahneye çıktım. Bazılarını rahmetli Mehmet Ulusoy’un tiyatrosunda, bazılarını bir Fransız tiyatrosunda oynadım. Oranın koşullarını demin de söylediğim gibi iyi biliyorum. O yıllarda çok ilgi çektim. Özellikle Avignon Festivali’nde oynadığımda çok iyi eleştiriler çıktı. ‘Sen artık burada oyna’ dediler, ama o zaman 60’ımı geçmiştim, daha genç olsaydım böyle bir kariyer düşünebilir, Mehmet Ulusoy gibi Fransa’ya yerleşebilirdim. Bir ara Işıl Kasapoğlu da orada tiyatro yaptı, ama baktım ki bir kere böyle bir karar almak için geç, bir de bu toplum için bir sorumluluğum var, bu tiyatroyu sürdürmek zorundayım. Bu tiyatronun belli bir seyirci kitlesi var, onlara seslenmek, bu çizgiyi sürdürmek durumundayım. Bir de tiyatronun doğası gereği anadil çok önemli. Yani anadilinde tiyatro yapmak... Orada çalışıyor, rolünüzü ezberliyorsunuz ‘A ne güzel Fransızca konuşuyor, kusursuz’ diyorlar, ama Türkçe konuşurken aldığınız doyumu duyumsayamıyorsunuz.”
Tiyatro salonları
Tamam, yurtdışındaki meslektaşlarını kıskanmıyor, ama şu söylediğimi muhakkak kıskanacak Genco Erkal: Tiyatro salonları...
“Onları çok kıskanıyorum. Özellikle tarihsel mekânlarına sahip çıkmalarını. O tiyatroların her biri bir mücevher değerinde. Bir vidasının yerini değiştiremezsiniz, bir çivi çakamazsınız. Tabii ki teknik açıdan birtakım güncelleştirmeler yapılıyor, ama içeriye girdiğiniz zaman o salon bütün haşmetiyle tarihini üzerinde taşıyor. İşte oralarda çok kıskanıyor insan. Ferhan (Şensoy) eğer Ses Tiyatrosu’nu kurtarmasaydı, orası da mezbelelik halindeydi, seks filmleri gösterilen, beşinci sınıf bir sinema haline gelmişti. Onun sayesinde, bir kişinin o tiyatroya verdiği değer sayesinde ayakta kalabildi.
Muammer Karaca Tiyatrosu da, Ses Tiyatrosu’ndan sonra bu kentin en eski ikinci tiyatrosu. Düşünün burayı politik toplantılar için kullanabiliyorlar; ‘Siz bugün gelmeyin, burada partinin toplantısı olacak, burası sadece bir tiyatro değil’ diyebiliyorlar. Politik toplantılar her yerde gerçekleştirilebilir, ama tiyatro, tiyatro salonunda yapılır. Burayı Muammer Karaca 50’li yıllarda, kendi emeğiyle yapmış. Bir ara belediyenin yemekhanesi olarak hizmet verdi burası, sonra bütün tiyatrocuların yaptığı eylemle kurtarıldı. O zaman Milliyet Sanat Dergisi’nin kapağına çıkmıştık Toto Karaca’dan Yıldız Kenter’e, Nisa Serezli’ye müthiş bir kadro ‘Tiyatromuzu istiyoruz’ diye bir kampanya yapmıştık. Sonra, o zamanın belediye başkanı Bedrettin Dalan burayı yeniden tiyatro yapmaya karar verdi. Örneğin Tepebaşı’ndaki Dram Tiyatrosu iki kere yandı, oraya başka bir şey yapılması, uygar bir ülkede düşünülemez. Aynen, olduğu gibi yeniden inşa edilmesi lâzım. Meselâ bizim Şehzadebaşı’nda hepsi ahşap olduğu için yanmış ne değerli tiyatrolarımız var, bugün izleri bile yok. Yazık değil mi? O zaman gerçekten Londra’ya, Paris’e gittiğinizde çok kıskanıyorsunuz. O salonları nasıl kurmuşlar, korumuşlar. Kent bilinci bu demek. Biz, kültür başkenti olduğumuzu iddia ediyoruz, ama bu bilinç henüz yerleşmemiş. Görüyorsunuz tarihsel Beyoğlu bir çirkinlik âbidesi halinde. Çünkü bu kenti yöneten insanların kültüründe bazı şeyler yok. Onlar nereden gelmişlerse gelmişler. Böyle çirkin afişler, bayraklar! Beyoğlu böyle mi olmalı? Yani bütün bu değerleri, korunması gereken şeyleri bozuk para gibi harcıyorlar, çünkü değerini bilmiyorlar.”
Son soru, Genco Erkal, Marks’ın dönüşüne inanıyor mu?
“Ben inanıyorum, evet. Yani tarihsel gelişmeler hep dalgalar halinde iner çıkar. Biliyorsunuz en son 68 yılında büyük bir dalga olmuştu Vietnam Savaşı’na, Amerikan kapitalizmine tepki olarak büyük bir hareketlenme. O zaman politik tiyatro çok gözdeydi. Brecht dünyada oyunları en çok oynanan yazardı. Arkasından bir başka türlü gelişim oldu. Sovyetler Birliği’nin çöküşü, Berlin Duvarı’nın yıkılışı ile başka bir dalga geldi. Ama son ekonomik krizle birlikte solun yine güçleneceğini düşünüyorum.
Ben, yarın bütün dünyada bir devrim olacak ve bütün dünya Marksist olacak demiyorum, ama kapitalizmin çıkmazının çok açıkça görülmesi ve başka alternatifler aramak gerektiğinin gündeme gelmesi bile çok önemli.”
Yarınlar, umut dolu mu?
Yeni tiyatro salonları yapılacağını hayal ediyor mu Genco Erkal?
“Büyük holdinglerimiz, örneğin Eczacıbaşı Vakfı, İstanbul Kültür Sanat Vakfı ile büyük bir konser ve tiyatro kompleksi yapmaya çalışıyor yıllardır. Çeşitli engellemelerle karşılaşıyor ve bir türlü bitiremiyorlar. Cemal Reşit Rey yapıldı. Bizde hep yıkmaktan yana her şey. ‘Atatürk Kültür Merkezi’ni yıkalım yerine bir şey yapalım’ diyorlar. Orada yapılmışı var, hiç olmazsa vaktiyle yapılmış, onu koruyalım önce. Yenisini sonra, ne yapmak istiyorsanız yapalım. Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu ne olacak bilmiyorum. Şimdi Şişhane’deki eski Türk Hava Yolları binası için bazı projeler var.
Devlet ya da belediyelerin kültüre de yatırımları olmalı... Para kazanıyorlar vergilerden, çeşitli gelirlerinden. Bu parayı nereye kullanacakları çok önemli. Kültür en son kalem olarak görülüyor. Konser, tiyatro salonları, kültür merkezleri en son düşünülecek kalem oluyor. Köprüler, barajlar, karayollarıyla ilgileniliyorlar yalnızca. Bunlar da kültüre yeterince önem verilmediğini gösteriyor zaten.”
O zaman şöyle sormalıyım: Genco Erkal, yarınlar için umutlu mu?
“Ben, yapısı gereği biraz karamsar bir insanım, ama yaptığım iş gereği de umutlu olmam gerektiğini düşüyorum. İkisi arasında gidip geliyorum. Bu işler hiç düzelmeyecek ne kadar uğraşsam boşuna dediğim de oluyor; güzel şeyler oluyor, daha da güzel şeyler olacak dediğim de... İki uç arasında gidip geliyorum. Bazı günler iyi şeyler olduğunda ‘bak’ diyorum ‘güzel şeyler oluyor.’ Bir iş yapıyorsunuz, meselâ oyun çıkarıyorsunuz, o oyuna ilgi gördüğünüz vakit yaptığınız işin bir işlevi olduğunu, bir işe yaradığını gördüğünüzde çok umutlanıyorsunuz. Gençlerin tiyatroya geliyor olması, üniversitelerde oynadığımızda orada genç izleyicilerin ayakta alkışlamaları, oyundan sonra boynumuza sarılmaları... ‘Sivas 93’te ağlaya ağlaya geliyorlar, ‘Biz bilmiyorduk bu olayları, bize umut aşıladınız’ diyorlar, ki o kadar karanlık bir oyun aslında... Marks’ı oynarken yine ‘Yıllardan beri hiç bu kadar iyi çıkmamıştık tiyatrodan, umut verdiniz’ demeleri bizleri de umutlandırıyor. Ama sabah gazeteyi okurken ya da akşam haberleri izlerken diyorsunuz ki bu ülkede değişik ne olabilir ki? Bu kafayla bu ülke nereye gidecek? diyorum... O zamanlar çok karamsar oluyorum.”
(Alıntı: Dünya Online)

Metin Altıok

Hayatı
1941 yılında Bergama, İzmir'de doğdu. Karşıyaka Lisesi ve Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe bölümünü bitirdi. Bingöl'de felsefe öğretmenliği yaptı.
Sivas katliamından ( 2 Temmuz) ağır yaralı olarak kurtuldu ancak komadan çıkamayarak 9 Temmuz 1993'te Ankara'da vefat etti.

Sanatı
Metin Altıok'u şiirleri 70'li yıllarda yayınlanmasına karşın, şiirlerinin kaynakları bakımından 60'lı yılların geç ürün veren (ya da geç yayınlanan) bir şairi olarak nitelemek gerekir. ''Gezginde Servet-i Fünun'dan, Haşim'den, Dranas'dan, İkinci Yeni'ye, ve 60'lı yıllar şiirinin bazı ortak söyleyişlerine kadar çeşitli etkilenmeler var.Bu kuşağın en romantik, duygucu şairleri arasında.Dili yalın.Benzetme yapmayı, anlaşılması güç olmayan simgeler kullanmayı seviyor. Bu kitabında halk şiiri biçimlerinden de yararlanıyor. ''Yerleşik Yabancıda tüm şiirler tek bir şiirmiş izlenimi uyandırıyor..Söyleyişte ve konularda tekdüzelik var. Buna karşılık ''Kendinin Avcısında kendine özgü bir sese, romantik, acılı ve yalın bir söyleyişe ulaşıyor.Simge, alegori ve mecazlardan ölçülü bir tutumla yararlandığı bu şiirleriyle şiirimizin lirik geleneklerine bağlanıyor.

Yayımlanmış eserleri
• Gezgin ( 1976)
• Yerleşik yabancı ( 1978)
• Kendinin avcısı ( 1979, Ahmet Telli ile 1980 Ö. F. Toprak şiir ödülü)
• Küçük tragedyalar ( 1981)
• İpek ve klabtan ( 1987)
• Gerçeğin öte yakası ( 1990, Cemal Süreya şiir ödülü)
• Dörtlükler ve desenler ( 1990)
• Süveyda ( 1991)
• Alaturka şiirler ( 1992)
• Şiirin ilk atlası ( 1992)
• Hesap işi şiirler ( 1993)
• Bir acıya kiracı ( 1998-Bütün Şiirleri)

Kaynakça
Değiştirilen hususlar olmakla birlikte ana kaynak; Büyük Türk Şiiri Antolojisi, Cilt 2, sayfa 664, Ataol Behramoğlu

Sonra Git

Bunları yap, sakın unutma,
Mum yak bir aşkın sıcak anısına,
Suyla hesaplaş, rüzgâra sür yüzünü,
Cesedini bul bir yokluğun kıyısında.
Bunları yap, sakın unutma.
Yasını tut, günlerce ağla.
Mandalı düşmüş bir kapak
Göğsünün kuşsuz kafesinde,
Tak tak vururken sızlayan boşluğuna,
Yasını tut, günlerce ağla.
Sonra git yeni bir aşkı bulmaya,
Bir yağmur sonrasının
Duru aydınlığında,
Yıkanmış avlun, dinmiş uğultunla.
Sonra git yeni bir aşkı bulmaya.

Metin Altıok




sondeyiş

Dolaştım yıllardır şurda burda,
Ucuz otellerde kaldım.

İğne iplik taşıdım yanımda,
Bir düzen tutturamadım.

Kadınlar da oldu elbet yaşamımda,
Biri hariç hepsini bağışladım.

Sınadım kendimi karşılıklı acıyla,
Ben hep ölüme ve aşka inandım.

Bir şey var dokunur bana;
Yüzüme uymayan iğreti adım.

Metin Altıok



Kimliksiz Ölüler

1. Öyle ak öyle ak ki teni;/ İpekten biçilmiş sanki...
Duyulmamış bu yüzden/ Üstünü örtmek gereği...
Çırılçıplak, incecik/ Sedyede bir kız cesed...
On parmağı boyalı;/ Bulaşmış ıstampa mürekkebi...
Bir kızım sağsa eğer;/ Bir kızım morgda şimdi...

2. Göğsü kana belenmiş,/ Gözlerinde meneviş...
Genç yüzünde bıyıkları,/ Daha yeni terlemiş...
Sabıka kayıtlarına adı/ Yaşarken hiç geçmemiş...
İyi hal kağıdı bile/ Alırmış isteseymiş...
Akıl alır da dostum;/ Yürek almaz bir tuhaf iş...

3. Çoktan soğumuş gövdesi;/ Ama elleri hala diri...
Sağ avucundan geçmiş/ Mermilerden biri...
Gören bir göz olmuş/ Sanki o mermi deliği...
Bakıyor avucundan/ Kısacık yaşam emeği...
Sevmeyi deneseydiniz;/ Bu yolu seçmezdi belki!

4. Açacak yine baharda,/ Dağlarda, koyaklarda...
Adı yok bir çiçektir/ Zulmün kara toprağında...
Onun da bir sözü vardı/ Bu gök kubbenin altında...
İşte o öldü artık;/ Bir yas bıraktı arkasında...
Ve çağ dışı bir korku/ Hısıma, akrabaya....

5. Yanında dağılmış kağıtlar/ Ve tütün tabakası var...
Bir bez parçasıyla/ Ağzını tıkamışlar...
Cesedini sırtüstü/ Boyunca uzatmışlar...
Bir deniz kabuğunda/ Dalgaları duyanlar;
Boş bir mermi kovanı/ Sizce nasıl uğuldar!

Metin Altıok