30 Ağustos 2016 Salı

Hüseyin Tevfik Paşa (1832-1901)

Hüseyin Tevfik Paşa 1832 yılında günümüzde Bulgaristan sınırları içinde bulunan, o zamanlar Osmanlı Devleti' ne bağlı Vidin kentinde doğdu. Babası Hasan Tahsin Efendi' dir. Ailesi İmamzadeler olarak tanınırdı. İlköğrenimini Vidin'de tamamladıktan sonra 14-15 yaşlarında İstanbul' a gitti ve Maçka' da bulunan Mekteb-i İdadi-i Askeriye'de okudu. Daha sonra Harbiye Mektebi'ni bitirdi ve Erkan-ı Harbiye'ye kabul edildi.
Harbiye Mektebi'nde matematik derslerindeki yeteneğiyle Cambridge Üniversitesi' nden mezun olmuş olan matematik hocası Tahir Paşa'nın dikkatini çekmiş ve Tahir Paşa kendisine özel dersler vermiştir. Mezun olduktan sonra kendisi de Harbiye'de cebir dersleri vermeye başladı, Tahir Paşa ölünce onun matematik dersleri de Hüseyin Tevfik Paşa'ya kaldı. Harbiye'deki hocalığı devam ederken, Tophâne Tecrübe ve Muayene Komisyonu'na da getirildi. 1868'de Paris'teki Mekteb-î Osmanî'ye müdür muavini olarak gönderildi ve aynı zamanda balistik ve tüfek imalatı üzerine incelemelerde bulunmakla görevlendirildi. Bu arada matematik bilgisini geliştirmek için Paris' te üniversiteye devam etti ve Paris' te kaldığı iki yıl boyunca makaleler yayımladı ve bilimsel toplantılara katıldı.
Hüseyin Tevfik Paşa, 1872'de Osmanlı Devleti' nin Amerikan silah fabrikalarına ısmarladığı tüfeklerin imalatını ve şartnâme' ye uyulup uyulmadığını kontrol etme göreviyle ABD'ye gönderildi. 1878 yılına kadar ABD'nin Rhode Island eyaletinde kaldı ve bu süre içinde matematikle uğraştı; Lineer Cebir adlı İngilizce kitabını bu sırada yazmış ve Argand' ın kompleks sayılarla ilgili teorisinde ileri sürdüğü çarpımı üç boyutlu uzaya uygulamanın bir yolunu bulmuştur.
1878 yılında II. Abdülhamit tarafından Mühendishane-i Berrî-i Hümâyûn' un başına Mühendishane Nazırı olarak atandı. Bu görevde kısa bir süre kaldı. 1883-1886 yılları arasında Osmanlı Devleti' nin Washington Büyükelçiliği görevini sürdürdü. 1889 yılında Ticaret ve Nafia Nazırı görevine atandı. Ölümüne kadar padişah II. Albdülhamit' in yaveri olarak görev yaptı. 16 Haziran 1901 tarihinde vefat etti. Mezarı Eyüp semtinde bulunmaktadır.
Gazi Ahmed Muhtar Paşa ve Yusuf Ziya Paşa ile birlikte 1865 yılında kurduğu Cemiyet-i Tedrisiyye-i İslâmiye sonradan Darüşşafaka Lisesi' ne dönüşmüştür.
Hüseyin Tevfik Paşa' nın eserleri şunlardır:
  • Zeyl-i usul-i Cebir
  • Cebr-i Âlâ
  • Fenn-i Makina
  • Mebahis-i İlmiye Mecuasmda yazdığı makaleler (Hesab-ı Müsenna = Dual Aritmetique)
  • Tahir Paşa' nın Usul-i Cebir adlı eserine yazdığı ek
  • Usul-i llm-i Hesap
  • Astronomi
  • Mahsusat ve Gayrı Mahsusat
  • Linear Algebra
Lineer Cebir eserinin önsözünde Hüseyin Tevfik Paşa söyle yazmıştır: "Bu kitapta incelenen lineer cebir, dünyanın Sir William Hamilton' a borçlu olduğu quaterniyonlara çok benzer. Lineer cebir, quaterniyonların bütün potansiyellerine sahiptir ve güçlüğü daha azdır. Quaterniyonlar üniversitelerde öğretilmektedir ve kabul görmüş bir bilgidir. Lineer cebirin de aynı kabulü görüp görmeyeceğini, hattâ quaterniyonların yerini alıp almayacağını şimdiden bilmiyorum". Kendi sisteminin üstünlüğünü ise şöyle ifade etmiştir: "Quaterniyonların çarpımı, isim olarak bile düzlem geometride ele alındığında, bizi üç boyutlu uzayda çalışmaya zorlamaktadır; hâlbuki lineer cebirde yalnızca iki boyut ele alındığı zaman bir üçüncü boyutu düşünme durumunda değiliz".
Hüseyin Tevfik Paşa' nın bu eseri tercüme değildir ve konuya özgün katkı yapması açısından çok önemlidir.
Tevfik Paşa'nın başka pek çok görevleri olmuş, Fransa ve ABD' de kaldığı sıralarda Fransızca ve İngilizce'yi, bu dillerde kitap yazabilecek kadar iyi öğrenmiştir. Burada matematik dersleri vermiş, yine bu sıralarda arkadaşlarıyla çıkarttığı Mebâhis-i İlmiyye adlı aylık dergiye makaleler yazmıştır. Bu dergide yayımladığı makaleleri arasında "Mahsûsât ve Gayr-ı Mahsûsât" isimli felsefî bir yazısı, ayrıca türev ve fonksiyonlar üzerine yazıları bulunur.
Hüseyin Tevfik Paşa, daima devlet memuriyetiyle görevli olmasına rağmen, matematik bilimlerle ilgilenmeye zaman ayırabilmiş, zengin bir kütüphane oluşturmuş, çevresindeki Sâlih Zekî gibi yetenekli gençlere vakit ayırmış, periyodik yayınlarla entellektüel bir ortamın oluşmasına gayret sarf etmiştir. Gelecek nesillere katkıda bulunmuştur.
"Yukarıda 1-8 olarak gösterilen eserlerin maalesef hiçbiri kütüphanelerimizde bulunamadı. Ancak Hüseyin Tevfik Paşa'nın yazdığı en önemli eser olan Linear Algebra'nın 1882'de İstanbul'da yayınlanan 1. baskısından bir adet Kandilli Rasathanesinde, 1892'de yapılan 2. baskısından 2 adet İTÜ merkez kitaplığında olmak üzere toplam 3 adet bulunabildi. 1892 baskısından bir adet ise Almanya'dan Celâl Şengör tarafından satın alınarak Türkiye'ye getirildi. Hüseyin Tevfik Paşa'nın 1882 yılındaki Linear Algebra adlı eseri İstanbul'da Boyacıyan Matbaasında İngilizce basılarak 69 sayfa olarak yayınlanmıştı. 1892 yılında genişletilmiş 2. baskısı yine aynı matbaada 189 sayfa olarak tekrar basılmıştı. Bu eser 1843 yılında Hamilton tarafından bulunan ve fizikteki uygulaması dolayısıyla büyük önem taşıyan Kuaternion'lar üzerinedir. Tevfik Paşa dört boyutlu cebrin 3 boyutlu alt cebrinin bulunmamasından dolayı bu alandaki çalışmalarını sürdürmüş ve kompleks sayılar cebrini içine alan üç boyutlu cebri inşa etmiştir. Tevfik Paşa'nın oluşturduğu cebir üç boyutlu uzay vektörleri kümesinden ibarettir. Hüseyin Tevfik Paşa'nın oluşturduğu cebrin assosyatif olmadığı yani ikiden fazla vektörün çarpımının sıraya bağlı olduğu hususu ancak 1957 yılında ispatlanmıştır. Tevfik Paşa'nın yaptı¬ğı bütün işlemler tamamen doğrudur ve Tevfik Paşa Osmanlı Devletinde son 400 yıl içerisinde fen alanında uluslararası değer taşıyan araştırmalar yapan tek ilim adamı olmuştur." (Kaynakça 3)

Kaynakça:
1- http://turkoloji.cu.edu.tr/GENEL/akdeniz_tevfik_pasa.pdf
2- http://www.muslimheritage.com/article/vidinli-huseyin-tawfik-modern-turkish-specialist-linear-algebra
3- http://www.arsiv.itu.edu.tr/tarihce/2332.htm 
4- Schubring, Gert. "Hüseyin Tevfik Pasha: The Inventor of'Linear Algebra'." Osmanlı Bilimi Araştırmaları 8.2 (2007): 43-48. 

    20 Ekim 2012 Cumartesi

    Hadi Çaman (1943 - 2008)

    M. Hadi Çaman (d. 13 Ocak 1943 Kastamonu - ö. 22 Eylül 2008 İstanbul), Türk Tiyatro ve sinema sanatçısı, yönetmen, yazar, tiyatro hocası. Kastamonulu Balkan kökenli bir ailenin üç çocuğundan biridir. İlk ve orta öğrenimini Abdurrahman Paşa Lisesi' nde okul birincisi olarak tamamladı. Anne ve babasının İstanbul'da devlet memuru olarak görev yapmalarından dolayı ailesiyle birlikte İstanbul'a yerleşti. Çaman, lise mezuniyetinin ardından İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi' nde eğitim aldı. Sonrasında Belediye Konservatuvarı' na devam etti ve mezun oldu. Amatörce ilgilendiği tiyatro alanında 1962 yılında Dormen Tiyatrosu ve ardından Kent Oyuncuları' nın açtığı bir sınavı kazanarak Altın Yumruk adlı oyunda profesyonel oldu. İzmirli tiyatro sanatçısı ve yazar Bengi Şen' le evlendi. Daha sonra Gülriz Sururi - Engin Cezzar Tiyatrosu, Nisa Serezli - Tolga Aşkıner Tiyatrosu, Miyatro (Müjdat Gezen), Şan Tiyatrosu gibi tiyatrolarda da onlarca oyunda ve müzikalde oynadı. Erotik film furyasında çeşitli filmlerde rol aldı. 1982 yılında Kadıköy'de Yeditepe Oyuncuları'nı kurdu. 1980'lerin sonundan itibaren rahatsızlandığı tarihe değin Nişantaşı'ndaki kendi tiyatrosunda sanat yaşamını sürdürdü. Tiyatro oyunculuğu, hocalığı ve tiyatro işletmeciliği alanları dışında da çeşitli çalışmaları vardır: İngilizce'den Türkçe'ye çeviriler, uyarlamalar yaptı, üniversitede drama dersleri verdi, tiyatro oyunları yazdı, sahneye koydu, televizyon dizilerinde ve filmlerinde sayısız rol aldı. Tiyatrosu Yeditepe Oyuncuları' nda aralarında pek çok tanınmış adın da bulunduğu çok sayıda genç oyuncuyu (Tolga Çevik, Cem Özer, Sevinç Erbulak, Demet Akalın vb.) yetiştirdi ve profesyonel sahne sanatlarına kazandırdı. Genç kuşaklara desteği ve Türk tiyatrosunun altyapısına yaptığı önemli katkılardan dolayı UNESCO tarafından ödüle layık görüldü. Kendi döneminin tiyatro yaşamını konu alan "Güzeltmek" adlı bir anı-kitap yazdı (Can Yayınları). Birçok dalda kişisel ve tiyatrosu Yeditepe Oyuncuları adına çok sayıda ödül ve takdirname aldı. Aldığı ödüller arasında Avni Dilligil Ödülü, Afife Jale Ödülü, İsmet Küntay Ödülü, UNESCO Yaşam Yapıtı Ödülü gibi önemli ödüller bulunmaktadır. Tiyatro sanatçısı Bengi Şen ile olan evliğinden Mehmet Efe Çaman (doğ. 1971) adlı bir oğlu ve Aylin Çaman (doğ. 2005) ve Deniz Ege Çaman (doğ. 2009) adlı iki torunu vardır. Aralık 2007'de, ALS hastalığı tanısıyla, oğlu Doç. Dr. M. Efe Çaman' ın öğretim üyesi olarak görev yaptığı Kocaeli Üniversitesi 'nde, Tıp Fakültesi Araştırma Hastanesi'nde yoğun bakıma alındı. Hastaneden ayrılarak bir süre bakımevinde kalan sanatçı, 22 Eylül 2008 yılında yaşamını yitirdi.

    1 Ekim 2012 Pazartesi

    Fatma Aliye Topuz (1862 - 1936)

    9 Ekim 1862'de İstanbul'da doğdu. Tarihçi Ahmed Cevdet Paşa ile Adviye Hanım'ın kızıdır. Yaşadığı devirde bir kadının eğitilebileceğine inanılmadığından kendisine özel bir eğitim verilmese de ağabeyi Ali Sedat Bey'in evde özel hocalardan aldığı dersleri dinlemesi sayesinde kendini geliştirdi. Fransızca merakının ortaya çıkması üzerine ders alarak bu dili çok iyi düzeyde öğrendi. Fatma Aliye Hanım, 17 yaşında iken 1877-78 Osmanlı Rus harbindeki Plevne Savunması ile ünlü Gazi Osman Paşa'nın yeğeni Kolağası Faik Bey ile evlendi ve dört kızı oldu. (Hatice, Ayşe, İsmet, Nimet) Evliliğinin ilk 10 yılında ancak eşinden gizli olarak kitap okuyabilen Fatma Aliye Hanım, eşinin bu konudaki tutumunun değişmesinden sonra onun izni ile tercümeler yapmaya başladı. Edebi yaşantısı 1889 yılında Georges Ohnet'in Volonté adlı romanını Meram adıyla çevirmesi ile başladı. Bu romanı Bir Hanım imzasıyla yayımlamıştır. Bu başarısıyla babasının dikkatini çeken Fatma Aliye Hanım, kendisinden ders almaya, fikir tartışmaları yapma olanağına kavuşmuştu. "Bir Hanım"'ın gösterdiği çabalar, ünlü yazar Ahmed Mithat Efendi tarafından Tercüman-ı Hakikat gazetesinde övüldü ve yazar kendisini manevi kızı kabul etti. Fatma Aliye Hanım, bu ilk çevirisinden sonraki çevirilerinde Mütercime-i Meram takma adını kullandı. 1891 yılında Ahmet Mithat Efendi ile birlikte Hayal ve Hakikat adlı romanı yazdı. Romanın kadın ağzından olan kısmı Fatma Aliye Hanım'ın, erkek ağzından olan kısmı Ahmet Mithat Efendi'nin kaleminden çıkmıştı. Eser, Bir kadın ve Ahmet Mithat imzasıyla yayımlandı. Bu romandan sonra ikili uzun süre mektuplaşmış ve bu mektupları Tercüman-ı Hakikat Gazetesi'nde yayımlanmıştır. Fatma Aliye Hanım, 1892 yılında Muhadarat adlı ilk romanını kendi adıyla yayımladı. Bu romanında bir kadının ilk aşkını unutamayacağı inancını çürütmeye çalıştı. 1899 yılında yayımlanan Udi adlı romanında görevi üzerine gittiği Halep’te yaşamına tanık olduğu bir kadın udiyi anlattı. Bu kitapta mutsuz bir evlilik yapan Bedia'nın hikâyesini dönemine göre çok yalın bir dille anlatmıştır. Reşat Nuri Güntekin, edebiyata ilgisini güçlendiren yapıtlar arasında lalasından dinlediği romanlardan sonra Fatma Aliye Hanım'ın Udi romanını sayar. Eserlerinde kadın gözüyle evlilik, eşler arasındaki uyum, aşk ve sevgi kavramı, birbirini tanıyarak evlenmenin önemi gibi mühim konuları işleyen Fatma Aliye Hanım'ın diğer romanları Ref'et, Enin, Levayih-i Hayat adlarını taşır. Yazar romanlarında bireyleşme çabasında olan, çalışan, para kazanan, erkeğe ihtiyaç duymayan kadın kahramanlar yaratır. Fatma Aliye Hanım, edebi eserlerinin yanı sıra kadın sorunları ile ilgili de eser vermişti. Kadınlara Mahsus Gazete'de kadın sorunlarına ilişkin makaleler yazdı ve muhafazakâr görüşlerden kopmadan kadın haklarını savundu. 1892'de yayımlanan Nisvan-ı İslam adlı kitabında Avrupalı kadınlara İslam'da kadının durumunu anlattı. Romanlarında daha modern kadın kahramanlar yaratan yazar, bu kitapta, makalelerinde olduğu gibi, eski gelenekleri savunmuştur. 1893 yılında Ahmet Mithat Efendi tarafından yazılan Bir Osmanlı Kadın Yazarın Doğuşu (Bir Muharrire-i Osmaniye'nin Neşeti) adlı kitap ününü arttırdı. Bu kitap Ahmet Mithat'ın Fatma Aliye'yi anlattığı yazıları ve Fatma Aliye'nin doğrudan kendisini anlattığı mektuplarından oluşmaktadır. Fatma Aliye mektuplarında bitmek tükenmez bilmeyen öğrenme coşkusunu anlatır. Fatma Aliye Hanım'ın edebiyat dışındaki uğraşı alanlarından bir başkası ise yardım cemiyetleri idi. 1897 yılında 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı'nda yaralanan askerlerin ailelerine yardım amacıyla Tercüman-ı Hakikat gazetesinde yazılar yazdı, Nisvan-ı Osmaniye İmdat Cemiyeti adlı bir dernek kurdu. Bu dernek, ülkedeki ilk resmi kadın derneklerinden biridir. Fatma Aliye Hanım, Hilal-i Ahmer Cemiyeti'nin de ilk kadın üyesidir. 1914 yılında yazdığı Ahmed Cevdet Paşa ve Zamanı son yapıtıdır. Bu romanında Meşrutiyet sonrası siyasal yaşamı ortaya koymayı amaçlamıştır. Resmi tarih tezlerine muhalefet ediyor olması, edebiyat dünyasından dışlanmasına yol açmıştır. İlk Türk kadın romancı olma özelliği ile Avrupa ve Amerika basınında kendisinden söz edilen Fatma Aliye Hanım'ın “Nisvan-ı İslâm” adlı eseri Fransızca ve Arapça'ya, “Udî” adlı romanı Fransızca'ya çevrilmiştir. Émile Julliard adlı bir Fransız yazarının Doğu ve Batı Kadınları adlı kitabını Fransız gazetelerine yazdığı bir mektupla eleştirmesi Paris'te büyük yankı uyandırmıştı.[1] Eserleri 1893 yılında Şikago'da Dünya Kadın Kütüphanesi Kataloğu'nda sergilenmiştir. Fatma Aliye Hanım'ın II. Meşrutiyet yıllarına kadar yaygın bir ünü olmasına rağmen zamanla unutulmuştur. Fatma Aliye Hanım, soyadı yasasından sonra Topuz soyadını aldı. Fatma Aliye 13 Temmuz 1936 tarihinde İstanbul'da vefat etti. Cenazesi Feriköy Mezarlığı'na gömüldü. Fatma Aliye Hanım, ilk Osmanlı kadın feministlerden Emine Semiye'nin ablası, tiyatro ve sinema oyuncusu Suna Selen'in anneannesidir. Fatma Aliye Hanım'ın adı, Beyoğlu'nda ve Çankaya'da birer sokağa verilmiştir. 2009 yılında dolaşıma çıkan 50 Türk Liralık banknotların arka yüzünde resmi bulunmaktadır. 

    Önemli Yapıtları 

    Roman: Ref'et (1898), Udi (1899), Enin (1910), Muhadarat (1892), Hayal ve Hakikat (1892). 

    Çeviri: Meram (1890) 

    Yaşamöyküsü ve tarih alınındaki yapıtları: Namdaran-ı Zenan-ı İslamıyan (Ünlü İslam Kadınları) (1892) 

    Teracim-i Ahval-ı Felasife (Felsefecilerin Yaşamları) (1900) Çizgi Kitabevi Yayınları,Konya, Mayıs 2006 

    Hayattan Sahneler (Levayih-i Hayat) 

    Osmanlıda Kadın: "Cariyelik, Çokeşlilik, Moda" 

    Ayrıca Fatma Aliye üzerine Ahmed Midhat'ın Fatma Aliye Hanım yahud Bir Muharrire-i Osmaniye'nin Neşeti (1893) adlı bir incelemesi vardır. 

    Fatma Aliye-Mahmud Esad. Çok Eşlilik: Taaddüd-i Zevcat. Editör: Firdevs CANBAZ. Hece Yayınları 2007 

    Kosova Zaferi / Ankara Hezimeti: Tarih-i Osmaninin Bir Devre-i Mühimmesi (1915) 

    Ahmed Cevdet Paşa ve Zamanı (1913) 

    Teracim-i Ahval-i Felasife: Filozofların Biyografileri (1900) 

    Tedkik-i Ecsam (1901) 

    Hakkındaki Çalışmalar

    Fatma Aliye Hanım ve Mahmud Esad Efendi arasında geçen çok eşlilik tartışmaları derlenerek Çok Eşlilik adıyla 2007'de yayımlandı. 

    Uzak Ülke (2007), Fatma Aliye Hanım üzerine Fatma Karabıyık Barbarosoğlu'nun yazdığı biyografik bir roman çalışmasıydı. 

    Murathan Mungan'ın "Son İstanbul" adlı eserindeki kadın kahraman da Fatma Aliye Hanım'dır. 

    Kaynak: Vikipedi

    8 Ocak 2011 Cumartesi

    Erkan Oğur

    (d.1954, Ankara), Türk müzisyen. Çocukluğunu Elazığ' da geçirmiştir. Müziğe 4 yaşından itibaren keman, bağlama ve cümbüş çalarak başladı. Onu Halk Müziği icrası konusunde teşvik eden ilkokul müzik öğretmeni "İlkokulu bitirdiğinde, bizim yöreden çalmadığı saz kalmamıştı." diyor. Gitar çalışında Jimi Hendrix' in bazı etkileri olmuştur. 1976' da perdesiz gitarı icat etti. Liseyi Ankara'da tamamladı. Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Bölümü ile başladığı üniversite hayatına Münih Üniversitesi Fizik Mühendisliği' nde okuyarak devam etti. Müzisyen olmaya karar verdikten sonra eğitim görmek için Türkiye' ye döndü. İstanbul Devlet Konservatuarı Klasik Türk Müziği bölümünden mezun oldu. Çalışmalarında ağırlıklı olarak kopuz ya da dede bağlama, ud, e-bow, perdesiz gitar, klasik gitar, elektro gitar' ı ve sesini kullandı. Bunlar dışında birçok enstrümanı da albümlerinde başarılı bir şekilde çalmıştır. En son iki cd' lik Telvin albümünde doğaçlama caz denemeleri yapmıştır. Fretless albümü çıktığı yıl Avrupa'da yılın yaratıcı albümü seçilmiştir. Bir Ömürlük Misafir albümü olarak Türkiye'de daha sonra yayınlanmıştır. Türk müziğine icracı ve yorumcu olarak devasa katkılar yapmıştır. Perdesiz Gitar' ı ve Perdesiz Bağlama' yı geliştiren kişidir. Dünya Müzik literatüründe yerini almıştır. Günümüzde ise Nazım Hikmet Akademisi Müzik Bölümü' nde ders vermektedir.

    Müzik yaşamı boyunca pek çok müzisyene ilham kaynağı olduğu gibi bağlama ustalarına da işlerini yaparken adeta sufle vermiştir. "İnsanın, salt yaşantısı ve yapıp ettiklerinin doğayla uyumlu olduğu müddetçe başarıya erişme şansı vardır." diyerek.hayatdaki duruşu hakkında ipucu vermiştir. Öyle ki Kemal Eroğlu meslek hayatını Erkan Oğur' u tanıdıktan önce ve sonra olarak ikiye ayırmaktadır.

    Albümleri:
    İstanbul'da Bir Amerikali (Robert Johnson ile birlikte) (1982) (Çekirdek Sanatevi Kayıtları)
    Perdesiz Gitarda Arayışlar (Çekirdek Sanatevi Kayıtları) (1983)
    Sis (Film Müziği)
    Fretless (1994)
    Bir Ömürlük Misafir (1996)
    Eşkıya (1997) (Film Müziği)
    Propaganda (1999) (Film Müziği)
    Gülün Kokusu Vardı (İsmail Hakkı Demircioğlu ile birlikte) (1998)
    Hiç (Okan Murat Öztürk ile birlikte) (1999)
    Anadolu Beşik (İsmail Hakkı Demircioğlu ile birlikte) (2000)
    Fuad (Djivan Gasparyan ile birlikte) (2001)
    Yazı Tura (2004)
    Telvin (İlkin Deniz, Turgut Alp Bekoğlu ile birlikte)(2006)
    The Istanbul Connection (2007)
    ErKan Oğur/Lizeta Kalimeri - Lonely Land (2008)
    Mommo (Kız Kardeşim) Film Müzikleri (2009)

    Albüm Ayrıntıları:
    Erkan Oğur & Robert Johnson - İstanbul' da Bir Amerikalı [1982]
    Papel Del Plata
    What Can Yuo Do
    Cutting For You
    Nothing Comes For Free
    You And Me - Sen Ve Ben
    Thats All Right Mama
    Anadol Cars
    Paradise In Her Eyes
    Ancient Agean
    Bodrum Bodrum

    Erkan Oğur - Perdesiz Gitarda Arayışlar [1983]
    Makamlarda Gezintiler
    Renkler, Yer Ve Zaman Degistirme
    Heitor Villa Lobos - Bachianas Brasileiras No 5
    Charles Mingus - Goodbye Pork Pie Hat
    İki Keklik

    Erkan Oğur & Bülent Ortaçgil & Bulutsuzluk Özlemi & Mozaik - The Other Side of Turkey [1991]
    Bülent Ortaçgil & Erkan Oğur Zamana Sıkışmış
    Mozaik Sappho ile Konuşma
    Bulutsuzluk Özlemi Uçtu, Uçtu
    Bülent Ortaçgil & Erkan Oğur Yağmur
    Mozaik Kurşun Askerin Gerçekleşmeyen Kaçışı
    Bulutsuzluk Özlemi Hiroshima
    Bülent Ortaçgil & Erkan Oğur Çığlık Çığlığa
    Mozaik 1981
    Bulutsuzluk Özlemi Ceza Evinde Bayram Görüşmesi
    Mozaik Metruk
    Bülent Ortaçgil & Erkan Oğur Sevgi
    Bulutsuzluk Özlemi Lagara Lugara
    Bülent Ortaçgil & Erkan Oğur Büyük Ceviz Ağacının Dibi
    Bülent Ortaçgil & Erkan Oğur Oyuna Devam

    Erkan Oğur & Philip Catherine - Fretless [1994]
    Mor Dağlar
    Ağırlama
    Hey Onbeşli Onbeşli
    Giz
    İki Keklik
    Çayın Öte Yüzünde
    Bayati
    Hey Onbeşli Onbeşli
    Neden Geldim İstanbul'a
    Homecomings
    Made In Earth

    Erkan Oğur - Bir Ömürlük Misafir [1996]
    Mor Dağlar
    Ağırlama
    Hey On Beşli On Beşli
    Ciz
    Mamoş
    Home Comings
    Bir Ömürlük Misafir
    Cayda
    İki Keklik Bir Kayada
    Çayin Öte Yüzünde
    Neden Geldim İstanbula
    Sis
    Davullar Çalar

    Erkan Oğur - Eşkiya Film Müzikleri [1998]
    Fırat Ağıtı
    Her Şeye Yabancı Olmak
    Urfa' dan Gazel (Urfa Türküsü)
    Tünel
    Baran Yıldızı
    Karanlığın İçinden
    Haliç
    Seyreyle Güzel
    Fırat Ağıtı-Aşk-Enstrümantal
    Cumali' nin Ölümü
    Katil Olmak
    Fırat Final

    Erkan Oğur - Gülün Kokusu Vardı [1998]
    Pencereden Kar Geliyor
    Ey Zahit Şaraba Eyle İhtiram
    Zeynep
    Dağlar
    Divane Aşık Gibi
    Kerpiç Kerpiç Üstüne
    Mecnunum Leylamı Gördüm
    Bugün Ben Bir Güzel Gördüm
    Kaleden İnişmolur
    Derdim Çoktur Hangine yanayım
    Ben Seni Sevduğumi Dünyalara Bildurdum

    Erkan Oğur - Okan Murat Öztürk - Hiç [1999]
    Tutam Yar Elinden
    Zahid Bizi Tan Eyleme
    Güzel Aşık Çevrimizi
    Yağcılar Zeybeği
    Dedim Kız Yaşın Nedir
    Dede İle Balta
    Bulut
    Pınar Başından Bulanır
    Zümre-i Nacileriz
    Söğüt' ün Erenleri
    Yüzün Gördüm Dedim

    Erkan Oğur - Anadolu Beşik [2000]
    Seher Yeli
    Yarim Senden Ayrılalı
    Bülbülüm Altın Kafeste
    Bir Sandığım Vardır
    Oy Benum Sevduceğum
    Zamanede Bir Hal
    Can Ellerinden Gelmişem
    Karşıda Görünen Ne Güzel Yayla
    Zahit Bizi Tan Eyleme
    Baris Güvercini
    Bir Suh-ı Sitemkar
    Eşşeği Saldım Çayıra

    Erkan Oğur - Fuad [2001]
    Yemen
    Siresi Yarisdaran (Sevdiğimi Elimden Aldılar)
    Volor Molor (Yardan Gelen Haber)
    Yes Pucur Yaris Pucur (Ben Küçük Yar Küçük)
    Fuad
    Perde Kalktı
    Siyah Perçemlerin Gonca Yüzlerin
    Mayrig (Ana)
    Lorik (Küçük Kus)
    Dönüş Yolu

    Erkan Oğur - Yazı Tura Film Müzikleri [2004]
    Hada
    E Minor Prelude
    Gnossiennes No.3
    Tekbir
    Ask Matthias Passion
    Zülfü Kaküllerin Amber Misali
    Görünmeyen
    Dersim Dört Dağ İçinde
    Ağırlama
    Garipler

    Erkan Oğur & İlkin Deniz & Turgut Alp Bekoğlu - Telvin [2006]
    Kervan
    Denizin Dalgaları
    Doğuş
    Aşkın Kucağı
    Engeller Uyanıyor
    Güzelleme
    Is
    Sızı
    Arkadaş
    Saka
    Esbabiye
    Saksidaki Kedi
    Nefes
    İki Anahtar
    Dilore Nenelerim

    Erkan Oğur & İ.H.Demircioğlu - Malatya Konseri
    Mamoş
    Ahçik
    Fırat
    Eşşeği Saldım Çayıra
    Oy Atlıya
    Mecnunum Leylamı Gördüm
    Seher Yeli
    Zahit Bizi Tan Eyleme

    Erkan Oğur/Lizeta Kalimeri - Lonely Land [2008]
    Loves That Never Blossomed / Asla Çiçeklenmeyen Aşk
    Our First Kiss / Ilk Öpüşmemiz
    My Body Is a Catboat / Vücudum Bir Yelkenli
    Every Time That I Sing / Her Şarkı Söyleyişimde
    As If I Dreamt It / Sanki Rüyamda Gördüm
    Just Tum Around My Heart / Sadece Kalbimin Çevresinde Dön
    It Look You So Long To Come / Gelmen Çok Zaman Aldı
    Not In Vain / Boşa Değil
    Even If Love Is A Lie / Aşk Yalan Olsa Bile
    The Poachers / Avcılar
    The Spell Of Love / Aşkın Büyüsü
    Helazi / Helazi
    Here's The World / İşte Dünya Burada
    A Song In The Rain / Yağmurda Bir Şarkı

    Kaynak: Vikipedi

    "1954 Ankara doğumlu olan sanatçı, 1976′dan beri perdesiz gitar çalıyor. İstanbul Devlet Konservatuarı Klasik Türk Sanat Müziği bölümünden mezun oldu. Yeni seslerin geliştirilmesine ilgi duydu. Aynı zamanda ud, tanbur, bağlama, cümbüş ve keman gibi geleneksel çalgıları da başarıyla çalmakta. Doğu Anadolu’nun folk müziği ve Aşık Veysel gibi ozanların şarkılarıyla büyüyen sanatçı, 1960′larda Jimi Hendrix’i dinledi ve bu, yeni bir müzikal deneyimin başlangıcı oldu. Perdesiz elektirkli gitarın pasajları üzerinde kayma ve çeyrek tonların çalınmasına olanak tanıdı. Bunun Türkiye’de kabul edilmesi 5 yıldan uzun zaman aldı. 1980′lerin sonunda ünlü sanatçılar onu keşfetmeye başladı. 1988′den bu yana onun yer almadığı bir stüdyo prodüksiyonundan söz etmek neredeyse imkansız hale gelmiştir." (http://www.erkanogur.org/hakkinda/)

    26 Aralık 2010 Pazar

    Aşık İhsani (1932 -2009)

    Aşık İhsani (d. 1932, Diyarbakır - ö. 21 Nisan 2009, Diyarbakır), halk ozanı.
    Aşık İhsani özellikle 1970'lerde oldukça popüler olan halk ozanıdır. Yaşamı Diyarbakır'ın yoksul bir köyünde başlar. Demokrat Parti ile başladığı politik hayatına TİP ile devam eder. Sert ve açık anlatımı ile devrimcilerin ozanı olarak tanınır. İstihbarat arşivlerinde kendi tabiri ile iki elarabası dosyası bulunmaktadır.
    17 Nisan 2009'da evinde yapılan belgesel çekimleri sırasında aşırı heyecan nedeniyle fenalaştı. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin Cerrahi Servisi’ne yatırılan Aşık İhsani'nin tansiyonunun yükselmesi sonucu beyin kanaması geçirdiği belirlendi. Yoğun bakım ünitesinde tedavi altına alınan Aşık İhsani, 21 Nisan 2009’da sabah saatlerinde yaşamını yitirdi. Diyarbakır’ın Şehitlik semtindeki mezarlıkta toprağa verildi.

    Yaşam Öyküsü:
    Asıl adı İhsan Sırlıoğlu’dur. 1932 yılında Diyarbakır’da doğar, küçük yaşta şiir yazmaya başlar. İki yaşında iken babasını kaybeder ve annesi tarafından sıkıntılı ve yoksul bir ortamda büyütülür. Çalışmak için sürekli diğer köylere ve şehirlere gitmeye başlar. 17 yaşındayken İstanbul Büyükçekmece Mimarsinan Köyü’nde maden ocağında çalışmaya başlar. Maden kapanınca lastik fabrikalarında çalışır daha sonra Erzurum’a askere gönderilir. Askerlik sonrası kendi kendine saz çalmaya başlar. Sazı ile Anadolu’yu dolaşmaya başlar. Bu seyehatlerinin birinde Manisa Tarzanı ile tanışır ve bir müddet yanında kalır. Aşık İhsani türkülerini Güllüşah ismindeki hayali bir kıza söylemektedir. 1957 yılında Uşak Şeker Fabrikası’nda çalışmaya başlar. Uşakta bir hapisane müdürü ona senin Güllüşah’ı bulduk der, kız her ne kadar İhsani'nin hayallerindeki Güllüşah değilse de bu kızla evlenir. İhsani ona da saz çalmayı öğretir ve Aşık İhsani ve Güllüşah olarak şehir şehir dolaşmaya başlarlar. Bu ikili halk tarafından oldukça ilgi görmeye başlar. Aşık İhsani ve Güllüşah adlı kitapları yapılır. 1958’de Ankara Radyosu Yurttan Sesler programının şefi Muzaffer Sarısözen tarafından programa davet edilir. Her hafta Çarşamba günleri Güllüşah ile birlikte radyoda türkü söylemeye başlarlar.

    Bu esnada Celâl Bayar ve Adnan Menderes ile tanışır ve görüşmeye başlarlar. DP' nin mitingleriyle Türkiye' de dolaşmaya başlar. “Evvel Allah sonra Demokrat Parti” ve benzeri şarkılar yapar.Bu esnada 27 Mayıs Darbesi olur. Türk Ocakları’ nın 51. Yıldönümü dolayısıyla TRT‘de verilen bir törende alel acele sahneye çıkarılır. Sakalı gögsünde, saçı belinde bir halde sahneye çıkan İhsani’nin söylediği şarkı Başbakan Fahri Özdilek tarafından beğenilmez. Başbakan ayağa kalkarak “Atın şu komünisti oradan …” der ve İhsani şaşkınlık içinde kendini karakolda bulur. Bir yıl sonra Fransızlar tarafından yapılan bir Türkiye tanıtım filminde karısı ve oğlu Garip ile birlikte yer alır. 1962’de milletvekilleri maaşlarına yapılması istenen zam ile ilgili kararın görüşüldüğü günlerde meclise giderek protesto gösterilerinde bulunur. Belçika Kültür Bakanı ile bir Türkiye ziyareti sırasında tanışır ve gezi dönüşü “Saçı ve sakalı gibi uzun görüşlü Aşık İhsani” olarak Belçika gazelerinde boy gösterir. Türkiye İşçi Partisi'nin kuruluşuyla birlikte sol hareketlere ilgi duymaya başlar. İlk yazdığı devrimci şiir "Korkuyorlar, korkacaklar, korksunlar Geliyoruz, geleceğiz, yakındır" Şiiridir. Daha sonraki röportajlarında bu döneme kadar ki yaşamını cahillik olarak tanımlayacaktır. Bu dönemde Ağalı Dünya adlı kitabı yayınlanır. Daha önce içinde olduğu Adalet Partisi ile artık düşman olurlar. 22 Kasım 1967'de öğrenci örgütlerinin düzenlediği kıbrıs mitingi sırasında Deniz Gezmiş ile birlikte Amerika Birleşik Devletleri bayrağını yakarlar. Şiirleri bir çok dergide yayınlanmaya başlar. Bu arada Çetin Altan ile tanışırlar. Çetin Altan onun ve sol çevreden bir çok kişi yazdığı şiirlerin, kitapların Sovyetler Birliği' nden gönderildiğinden şüphelenmektedir. Bu şiirleri okul yüzü görmemiş birinin yazdığına inanmazlar. En son onu konunun uzmanı olan Pertev Naili Boratav’ a götürürler. Boratav İhsani’ yi dinler ve “İhsani bir halk ozanıdır.” Diyerek İhsani üzerindeki şüpheleri kaldırır. 1977’de Almanya ve Belçika’ya gider ve bu ülkelerde de televizyon programlarına katılır, ödüller alır.1979’da Avusturalya’ya gider. Son yıllarında Diyarbakır' da yaşayan Aşık İhsani 21 Nisan 2009'da Diyarbakır'da öldü.

    Le Monde'da hakkında çıkan haber :
    "... İhsani ile söz konusu olan başka şey. Bunu söylerken Bob Dylan' ı, Joan Baez' i, Gospels' in politik olmuş kara derili şarkılarını düşünüyorum. Ray Charles' ın ya da John Holiday' in çığlık türküsü, Charlie Mingus' un yakarı türküsü, Bob Dylan ya da Joan Baez' in yakınma türküsü, Leo Ferre, Branssens' in taşlama türküleri, İhsani sözlerindeki şiddetle karşılaştırıldıklarında adeta çekinden kalırlar. Yalnızca Vietnam Savaşı' na karşı koyan dünya ozanlarında görülen açık sözlü sertlik, İhsani şiirinin ilk göze çarpan özelliğidir. İhsani bu öfkeyi, bu sertliği halkına karşı olan her şeyi yermekte kullanıyor. Kibarlar belki bu tondan inciniyorlar ama bu akım, bu hakaret rayına oturmuştur..."

    Kitapları:
    Aşık İhsani'nin Hayat Hikayesi ve Şiirleri (1960)
    Ağalı Dünya 2 cilt (1964-1965)
    Yazacağım (1966)
    Bakalım Hele (1967)
    Ozan Dolu Anadolu (Gezi, 1973)
    Bak Tarlanın Taşına (1974)
    Vur Ağanın Başına (1975)
    Dünden Bugüne Aşık İhsani (1976)
    Beyaz Köle (1985)
    Düş Değil Bu (1993)
    Bıçak Kemikte (2002)

    Kaynak: Vikipedi

    AŞIK İHSANî: ‘AĞALI DÜNYA’ YA BAŞKALDIRAN OZAN
    Müslüm Üzülmez


    Aşık İhsanî 21 Nisan 2009’ da aramızdan ayrıldı. Bizi bırakıp gideli bir yıl oldu. Ölüm yıldönümünde bu yiğit devrimci ozanımızı anmak ve elime yeni geçen ama şimdiye kadar hiçbir yerde yayınlanmamış bir fotoğrafını gün yüzüne çıkartmanın sevincini paylaşmak istiyorum. Yaşam öyküsünü uzun uzun anlatacak değilim.
    Aşık İhsanî, 1932 yılında, karpuz tadında tatlı insanların çok, bu yiğit insanların ağız tadını bozmak için en kuytu ve çok derin mekânlara sinmiş zehirli akreplerin de hiç eksik olmadığı kara surlarıyla bir eşi benzeri daha olmayan kadim direniş şehri Diyarbakır’da doğdu.
    Gerçek ismi: İhsan Sırlıoğlu’dur.
    O, sanat yaşamına 1958 yılında, Ankara Radyosu ‘Yurttan Sesler’ programının şefi Muzaffer Sarısözen tarafından programa davet edilmesiyle, radyoda çarşamba günleri geleneksel halk türkülerini okuyarak başladı. Celal Bayar ve Adnan Menderes’le tanışmasının ardından da Demokrat Parti mitinglerinde sahnelere çıkmaya başladı. Sonraki yıllarda politik içerikli türküleri okumaya ağırlık verdi.
    1961 sonrasında Türkiye İşçi Partisi’ne üye oldu. Halk şiiri geleneğiyle toplumcu görüşü birleştirdi. Bu yönelimiyle birlikte 68 kuşağının ‘militan ruhlu ozanı’ olarak anılmaya başlandı. 1970’li yıllarda devrimci ve sosyalist birçok örgüt ve oluşumların değişik il ve ilçelerde düzenledikleri etkinliklere katılarak kitleleri sesiyle, sözüyle, sazıyla coşturdu. Devrimci duruşu, gür sesi, kaytan bıyıkları ve elinde mavzer gibi taşıdığı ve kullandığı sazıyla konserlerin, toplantıların, yürüyüşlerin, mitinglerin vazgeçilmezi, aranan sanatçısı oldu. 12 Eylül 1980 öncesinde söz ve bilgeliğin, ses ve hareketin, saz ve direnişin bir simgesiydi: Sazının tellerinden çıkan ses sözlerle buluştuğunda kitleler coşkunun selinde dalgalanarak kabarırdı.
    O, sesleniş ve umudun, uyanış ve devrimci coşkunun patlayışıydı.

    Bu coşku patlamasını en iyi Fransa’nın önemli gazetelerinden Le Monde dile getirmiştir; “...İhsanî ile söz konusu olan başka şey. Bunu söylerken Bob Dylan’ı, Joan Baez’i, Gospels’in, politik olmuş kara derili şarkılarını düşünüyorum. Ray Charles’ın ya da John Holiday’in çığlık türküsü, Charlie Mingus’un yakarı türküsü, Bob Dylan ya da Joan Baez’in yakınma türküsü, Leo Fere, Branssens’in taşlama türküleri, İhsanî sözlerindeki şiddetle karşılaştırıldıklarında adeta çekingen kalırlar. Yalnızca Vietnam Savaşı’na karşı koyan dünya ozanlarında görülen açık sözlü sertlik, İhsanî şiirinin ilk göze çarpan özelliğidir. İhsanî bu öfkeyi, bu sertliği halkına karşı olan her şeyi yermekte kullanıyor. Kibarlar belki bu tondan inciniyorlar ama bu akım, bu hareket rayına oturmuştur.”(1)

    Belçika gazeteleri ise, O’ nu ‘Saçı ve sakalı gibi uzun görüşlü İhsanî’ olarak manşetlerine taşımıştı.
    O, sadece sazı ve sesiyle değil; şiiriyle, bestesiyle, nüktesiyle, taşlamasıyla, kalemiyle, yazılarıyla ve ‘Yazacağım 2, ‘Ozan Dolu Anadolu’, ‘Bakalım Hele’, ‘Bak Tarlanın Taşına’, ‘Vur Ağanın Başına’ gibi kitaplarıyla durmaksızın ‘Ağalı Dünya’yı ağasızlaştırmaya çalıştı. ‘Ağalı Dünya’yı ağasızlaştırmaya çalıştığı için de birçok kez tutuklanıp cezaevlerinde kaldı. Cezaevlerinde ‘Üç Kişi Bir Tabuttayız’ türküsü ve benzerlerini söyleyerek gün saydı.

    O günlerin tanığı olan Oral Çalışlar yıllar sonra bu konuda şunları yazacaktır:
    “Geceleri İzmir’ in sokaklarında üçerli dörderli gruplar halinde dolaşıp Amerikalı bahriyelileri arıyorduk. Aşık İhsanî de eyleme katılanlar arasındaydı. Sonunda yakalandı ve iki gece İzmir Emniyeti’nde kaldı. Meşhur, ‘Üç Kişi Bir Tabuttayız’ adlı türküsünü bu gözetim macerası sırasında yazdı.” (2)

    Özgürlüğüne her kavuştuğunda coşkusunu yitirmeden kaldığı yerden sazı ve türküleri aracılığıyla duygu ve düşüncelerini kitlelerle buluşturmaya devam etti; Türkiye ve yurtdışında sayısız konserler verdi. Fransa Cumhurbaşkanı ile İngiltere Kraliçesi başta olmak üzere dünya liderleri tarafından davetler alıp ağırlandı.

    12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında yeniden acı çekmemek, hapishanelerde zamanını öldürmemek için çareyi yurtdışına çıkmakta buldu. Uzun bir zaman Fransa’da kaldı. Orada yaşayan ünlü ses sanatçısı Tülay German, kompozitör Erdem Buri, ressam Abidin Dino ve eşi Güzin Dino başta birçok aydın ve sanatçıyla tanıştı. Kimi sağlık sorunlarıyla uğraştı...

    Ancak 1995 yılında memleketine, Diyarbakır’a dönebildi. Dönüşünden sonra, zaman zaman Diyarbakır’da yayın yapan yerel TV kanallarına çıkıp sazıyla, sözüyle türkü tadında ziyafetler çekti.
    İhsanî, halk ozanı denilince ilk akla gelen isimlerden biridir. Sanatıyla, devrimci söylemiyle, bıyıkları ve giysileriyle olduğu kadar sosyal yaşamıyla da çok ilginç bir insandı.

    1957 yılında Uşak Şeker Fabrikası’nda çalışırken ilk evliliğini yapan İhsanî, eşine saz çalmasını, türkü söylemesini kısa zamanda öğretti. Sonra Aşık İhsanî ve Güllüşah olarak birlikte şehir şehir dolaşıp konserler verdi. Bu evlilikten Garip ve Elif adlı çocukları oldu. Sonra iki sanatçının yolları ayrıldı. Ve “İhsaniyem gökten melek / İnse gene istemem çek / Bekârlığa razıyım tek / Uzun dilli karı verme” dese de, duramaz: “İhsaniyem sen seni sar / Ayağın incinmesin yar / Yollarında gözlerim var / Üzerine basarak gel” deyip, peş peşe evlilikler yaptı. Kendisi 30 dese de, 37 kez evlendiği dahi söylendi. Ama yinede şikâyet etmekten vazgeçmedi ve; “Tam otuz keredir evlendim, bana / Her gelen kız, giden dulu arattı, / Genç aldım, yaşlıyı boşadım yine / Her gelen kız, giden dulu arattı” dedi.

    Coşkulu bu yürek, coşkulu bu ses 21 Nisan 2009 günü 77 yaşında, memleketi Diyarbakır’da dünyaya veda etti. Şimdi Dicle’nin bülbüllere esin olan fiyakalı, renkli, bazen durgun ve bazen de coşkulu akışının güzelim sesini dinliyor.
    ...
    Aşık İhsanî ile ilgili birkaç anım var, ama anılarım çok net değil. Bu haliyle de olsa yazmaya çalışacağım. 1975 yılı olmalı. Ankara’da öğrenciyken, benim de yönetiminde bulunduğum Ankara Devlet Mühendislik ve Mimarlık Yüksek Okulu Öğrenci Derneği hem devrimci bir etkinlikte bulunmak ve hem de derneğe biraz gelir temin etmek için kapalı spor salonunda bir ‘Gece’ düzenledi. Gecede birçok sanatçı vardı. Özay Gönlüm ninesinin türkülerini söylemeye başlayınca salondakiler hayal kırıklığına uğramış gibi oldu. Bazı dinleyiciler ıslık çalmaya başladı. Geceyi düzenlemekle görevli arkadaşlar hemen sahneye Aşık İhsanî’yi çıkardı. Salona girişi, sazını sağ elinde havaya kaldırışı ve arkasından Karacadağ’ın volkanik patlamasını andıran davudî sesiyle ‘Arkasından Baltasını Biledi’ türküsünü söylemeye başlamasıyla yer yerinden oynadı; ‘Deha Deha’ türküsüyle de devrimci coşkunun doruğa sıçradığını iyi hatırlıyorum.
    Aşık İhsanî’nin Seydişehir macerasını da akrabam Kamil Sümbül’ den dinlemiştim:

    Kamil’ in Sekreteri olduğu Seydişehir Kültür Derneği, Özgür Alüminyum-İş Sendikası’nın dolaylı desteğiyle 1975’te Aşık İhsanî’ yi bir konser için Seydişehir’e davet ediyor. Sinema salonu tıklım tıklım doluyor. Coşkulu bir konser veriyor. Konser bitiminde sinema salonu dışında bekleyen bir grup polis, İhsanî’yi gözaltına almak isteyince, yüzlerce işçi bir barikat oluşturarak buna engel oluyor. Kamil ve işçi arkadaşları İhsanî’yi Seydişehir’in bir köyüne kaçırıyor. Sabah olunca da dağ yolundan Bozkır ilçesine, oradan da Konya’ya götürüyorlar. Konya’ dan da İzmir istikametine giden bir otobüse bindiriyorlar. İhsanî’yi karakola düşmekten kurtarıyorlar. Ama Seydişehir’de o gece konser sonrasında konseri düzenleyenlerin yarısı geceyi polis karakolunda geçiriyor. Özgür Alüminyum -İş Sendikası’nın avukatı gerekli müdahaleyi yapınca serbest bırakılıyorlar. Dernek yöneticisi ve geceyi düzenleyenlerden biri olan Kamil, İhsanî’nin kaçırılma eyleminde olmasından dolayı Seydişehir’de o gece polis nezaretine alınmaktan kurtuluyor. Daha sonra savcılığa çağrılıp ifadesi alınıyor. Savcı, geceyle ilgili dava açılmamasına karar veriyor.

    Anılarımın arasında bir de İhsanî’nin Diyarbakır’ın şirin ilçesi Ergani’ye gelişleri var. Aklımda kaldığı kadarıyla bu gelişler de tam bir ‘olaydı’. Ama ne yazık ki akan zaman, belleğimin kuytularından bu gelişlere dair bilgileri çıkartıp hatırlamama olanak vermiyor. Bu nedenle kıymetli hemşerilerim Emekli Anayasa Mahkemesi Hâkimi Ali Güzel, Prof. Dr. M. Şehmus Güzel, Cumali Dinçer, Resul Üstün, Remzi Demir ve Hasan Çakır’ın bilgilerine başvurdum (3). Hemşerilerimden aldığım bilgiler ve yaptığım ufak çaplı bir araştırma sonucunda hatırlayabildiklerimi yeniden gözden geçirince İhsanî’nin Ergani’ye en az dört kez geldiğini söyleyebilirim. Sırasıyla:

    Aşık İhsanî’nin Ergani’ye ilk olduğunu sandığım gelişi 1950’lerin sonunda, belki 1960 sonunda veya belki 1961 başında olmuştur. Güllüşah’la birlikte ve bir tür karı-koca dengbej olarak dolaştıkları ve aşklarını, birbirlerine nasıl aşık oduklarını, ülkeyi tasvir ederek, olağanüstü ayrıntılarla anlattıkları zaman dilimine rastlar. Konser, Adil Öztürk’ün yazlık sinemasında yapılmıştır. Konseri izleyenlerden biri olan M. Şehmus Güzel, yıllar sonra İhsanî’nin Ergani’ye bu ilk gelişiyle ilgili şunları yazacaktır:

    “27 Mayıs 1960 askeri darbesinin hemen ertesi aylardayız. Zaman zaman olalı Ergani böyle bir gece yaşamamıştı. Çünkü kardeşlerim bu gece Adil Abe’nin ‘büyük masraflardan kaçınmayarak getirttiği’ bir sanatçımızın konseri var. Buna sadece konser de diyemeyiz aslında. Hangi açıdan bakarsak bakalım tam anlamıyla bir seyir. İşte sahnede upuzun saçlı, upuzun sakallı ve kendine özgü giysileri içinde sanatçımız. Sol elindeki sazı şöyle bir havaya kaldırır kaldırmaz açık hava sinemasından bir alkış fırtınası koptu ki sorulmaz: Büyük Cami’nin minaresi tiril tiril titredi. İlkokulun camları, Hükümet Konağı’nın merdivenleri de.”(4)

    Aşık İhsanî, Şubat 1966’da Ergani’ye ikinci kez gelerek Arif Efendi’nin Oteli’ nin Salonunda düzenlenen ‘Az Gelişmiş Türkiye’nin Gelişmemiş Doğusu’ adlı konferansın sonrasında şiir ağırlıklı bir konser vermiştir. Konferansı Ali Güzel yönetmiştir. Konuşmacı olarak Av. Canip Yıldırım Kürt sorununu; Dr. Yücel Kanpolat ise tüm sorunların ancak sosyalizmle çözülebileceğini dile getirmiştir. Şeref Yıldız, Fırtınada Yürüyüş adlı kitabında düzenlenen bu konferansla ilgili şu önemli değerlendirmeyi yapmaktadır:

    “Bölgede sosyalizm ile Kürt meselesinin birlikte tartışıldığı ilk toplantıydı. Küçük bir kasabada az sayıda insanın izlediği mütevazı bir toplantı.”(5)
    Konferansın ardından, ifadesi alınmak üzere, Aşık İhsanî Ergani polis karakoluna ‘davet’ edilmiştir. Karakoldaki o anı ise, kasabamızın en acar muhabiri ve fotoğrafçısı Adil Öztürk çektiği fotoğrafla ölümsüzleştirmiştir. İlk kez yayınlan bu fotoğrafa baktığımızda; uzun saçlarıyla bir derviş izlenimi yaratan Aşık İhsanî, Ergani polis karakolunda masaya oturmuş, polis ayakta. Ama İhsanî’nin keyfi yerinde gibi...

    Ali Güzel Ağabey 13 Mart 2010 tarihinde bana gönderdiği bir iletide konferansa dair hatırlayabildiklerini şu satırlarla dile getirmiştir:
    “Gelelim 1966 Şubat’ına. Üniversiteyi bitirmişim, Mart sonunda askere, yedek subay okuluna gitmeyi bekliyorum. O nedenle Ergani’deyim. Ergani Sağlık Ocağı Doktoru Yücel Kanpolat (Daha sonraları Ankara Ü. Tıp Fakültesi’nde Nöroşürirji Profesörü oldu) ile birlikte bir açık oturum düzenledik. Konusunu ‘Az gelişmiş Türkiye’nin Gelişmemiş Doğusu’ şeklinde adlandırdık. Yer, Öğretmenler Derneği Lokali. (Arif Yetmen’in Oteli’nin giriş katı) (Sanırım o zaman henüz Türkiye Öğretmenler Sendikası kurulmamıştı, öğretmen örgütlenmesi dernek biçimindeydi.) Açık oturuma konuşmacı olarak Diyarbakır’ın bazı parlamenterlerini (özellikle iktidardaki Adalet Partisi ve ana muhalefetteki CHP mensupları) ve Türkiye İşçi Partisi’ nden Av. Canip Yıldırım’ı çağırdık. Bir kısmı gelemeyeceğini peşinen söyledi, bir kısmı geleceğini söyledi fakat gelmedi. Neyse, oturum gün ve saatinde Canip Abe, yanına Aşık İhsanî’yi de almış, Diyarbakır’dan çıkageldi. Kürsüde yönetici olarak ben, konuşmacı olarak Av. Canip Yıldırım ve Dr. Yücel Kanpolat bulunduk. İlgi, coşku ve gururla dinlendi. Kasabaya sıkışmış ketûm insanlarımızın, hayata ve dünyaya nasıl bir evrensel açıyla baktıklarını, parlayan gözlerinde gördüm. (12 Mart 1971’in kara gözlüklü Genelkurmay Başkanı’ nın “siyasal bilinçlenme, ekonomik gelişmenin önüne geçmişti; müdahale etmemiz gerekliydi” mealindeki lafları boşuna değildi!) Konuşmaların sonunda İhsanî’yi kürsüye aldık, yüreklere işleyen sesiyle şiirlerini okudu, çağladı. Oturumun sonunda İhsanî’yi polis karakoluna davet ettiler ve gözaltına aldılar. Akşam olmuştu. İsmail Abe (‘İso Koto’ namıyla maruf İsmail Çelikel) demlenmemiş olmaz. Lokantada bir şeyler yeyip içtik, İhsanî’ye gönderdik. Yemekten sonra gece boyunca karakolun önündeki ‘MadenYolu’nda gidip geldik. Arada bir karakola uğrayıp adamımızın durumunu yokluyorduk. Fıkralarıyla, espirileriyle bizi uyutmayan İsmail Abe aklımda, fakat başka arkadaşlar var mıydı, kimlerdi, hatırlıyamıyorum. Sevgili arkadaşlarım Şeref Yıldız, Cumali Dinçer, İsmail Abe’nin kadim yoldaşı ve arkadaşı Ömer Abe (Ömer Kan) muhtemelen varlardı. Sanırım sömestr tatili bitmiş ve üniversiteli arkadaşların çoğu okullarına gitmişti. Sabahleyin İhsanî, savcılığa ve oradan da sorgu ve tutuklama talebiyle Sulh Ceza Hâkimliği’ne sevkedildi. Savcı, benim ve Yücel Kanpolat’ın da ifadelerimizi aldı, fakat bizim için sorgu ve tutuklama talebinde bulunmadı. İhsanî’yi sorguya çeken hâkim Turabî Erdoğan (Dersimli’ ydi, yıllar sonra en son Ankara Numune Hastanesi’nde hasta yatağında görmüştüm, anısına saygılar. Darbe ve sıkıyönetim dönemlerinde çok zulüm görmüş arkadaşımız Piltan Erdoğan’ın da abesiydi.) tutuklama talebini reddederek serbest bırakılmasına karar verdi. Bizim açık oturum maceramız da fazla bir vukuat olmadan öylece bitti. Galiba, Ergani’de ilk defa bir açık oturum yapılmış oluyordu.” (6)

    Aşık İhsanî, 1974 yılında Ergani TÖB-DER Şubesi’nin öncülüğünde düzenlenen bir konser vesilesiyle de Ergani’ye gelip Halk Eğitimi Salonu’nda bir konser vermiştir.
    Aşık İhsanî’nin Ergani’ye son gelişi 1975 yılı yazında da olmuştur. Bu gelişinde Şan Sineması yazlığında bir konser vermiştir. Bana anlatıldığına göre, İhsanî, konser esnasında bir ara sol elini havaya kaldırıp; “Türk Halkına selam olsun” diye haykırır ve sonra da sakal ve bıyığını taramak için dinleyicilere; “Ka jiminre şe bînin, ez pê simbêla xwe şekim” diye, Kürtçe seslenerek bir tarak ister... Konsere ara verildiğinde bir genç; “İhsanî Abem, ‘Türk halkına selam olsun’ diyorsun, ama burada sadece Türk halkı yok, ‘Türkiye Halklarına selam olsun’ demen gerekmez mi?” diye, sitem içerikli sorusunu yöneltince;
    Aşık İhsanî, soru soran gence dönüp bakar ve gülümser, sonra da; “gel buraya çakır gözlüm” diyerek yanına çağırır alnından öper. (7)

    ...

    Ölüm Aşık İhsanî’yi bizden ayırdı, ama O türküleriyle, besteleriyle, şiirleriyle, kitaplarıyla hep aramızda yaşayacaktır. Değerli ozanımızı ölüm yıl dönümünde saygıyla anıyorum.

    (Birgün Gazetesi Pazar Eki - 18 Nisan 2010)

    *http://www.uzulmez.info/muslum
    e-posta: muslimce@yaho.co.uk
    (1)http://tr.wikipedia.org/wiki/A%C5%9F%C4%B1k_%C4%B0hsani#Ya.C5.9Fam_.C3.96yk.C3.BCs.C3.BC
    (2) Oral Çalışlar, 68’ Başkaldırının Yedi Rengi, Milliyet Yayınları, İstanbul-1989, s.12
    (3) Aşık İhsani’nin Ergani’ye gelişleri konusunda verdikleri bilgilerden dolayı değerli hemşerilerim Emekli Anayasa Mahkemesi Hakimi Ali Güzel, Prof. Dr. M. Şehmus Güzel, Cumali Dinçer, Resul Üstün, Remzi Demir ve Hasan Çakır’a çok çok teşekkür ederim.
    (4) “Aşık İhsanî’den kalan”, M.Şehmus Güzel, Günlük Gazetesi/27.04.2009.
    (5) Şeref Yıldız, Fırtınada Yürüyüş, TÜSTAV Yayınları, İstanbul-2009,
    s. 44.
    (6) Ali Güzel’in 13 Mart 2010 tarihli iletisi.
    (7) Burada anlından öpülen ve de bunu bana anlatan Remzi Demir’ dir.

    24 Aralık 2010 Cuma

    İlhan Berk (1918-2008)

    (d. 18 Kasım 1918, Manisa - ö. 28 Ağustos 2008, Bodrum)
    Balıkesir Necatibey Öğretmen Okulu' ndan mezun olmuş, Espiye'de iki yıl ilkokul öğretmenliğinden sonra Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü' ne girdi. Enstitünün Fransızca bölümünden mezun (1944) olan Berk, 1945-1955 yılları arasında Zonguldak, Samsun ve Kırşehir' de ortaokul ve liselerde Fransızca öğretmenliği yaptı. 1956 yılından itibaren on üç yıl boyunca Ankara' da T.C. Ziraat Bankası'nın Yayın Bürosu' nda çevirmenlik yaptı.
    Bu süre içinde modern dünya şiirinin iki büyük şairi sayılan Arthur Rimbaud ve Ezra Pound' un şiirlerini çevirerek kitaplaştırdı. Bu tarihten sonra kendini tümüyle yazmaya verdi ve bir anlatı kitabı dışında, yalnız şiir ve şiire ilişkin yazılar yazdı. Kül adlı kitabıyla 1979 yılında Türk Dil Kurumu ve İstanbul kitabı ile de 1980 yılında Behçet Necatigil Şiir Ödüllerini kazandı. 1983'de Deniz Eskisi adlı kitabıyla, Yedi Tepe şiir Armağını'nın 1988'de de Güzel Irmak adlı kitabıyla Sedat Simavi Edebiyat Ödülü' nü (F. Edgü ile) aldı. 28 Ağustos 2008 tarihinde Bodrum'da 90 yaşında vefat etti.

    Yazım Hayatı:
    İlhan Berk, ilk şiirlerini Manisa Halkevi' nin dergisi Uyanış'ta yayımlamıştır (1935). Berk, 19 yaşındayken Güneşi Yakanların Selâmı adıyla kitaplaştırdığı bu şiirlerinde "hece vezni" kullanmakta ve o dönemin şiir anlayışına özgü bir karamsarlık taşımaktadır. "Sonsuzluk", "kızıl", "hulya", "ateş" en sevdiği sözcükler olarak görünmektedir. Sembolist şiirden esinlenilmiş izlenimi veren imgeler yapmayı sevmektedir: "Bir karanlık gecenin masmavi seherinde / Kızıl başörtünle gül yüzlü bahçede görün".
    Dil anlayışı da henüz döneminden kopamamıştır ki, bunu da 19 yaşındaki bir şair adayı için doğal karşılamak gerekmektedir: "Kıpkızıl hulyalı bir renge yükselmeden gün / Bir devrin neşesini taşımakta yüzün". Berk' in ilk kitabına adını veren şiirinin son kıtası da şöyledir: "Neler, neler beklenmez nihayetsiz bir yerden / Güneşi içelim mor şafaklar gecesinden / Selâm ! Sonsuzluklara, hasret gönüllerden / Selâm, güneşe, göğü yakanlar bahçesinden!".
    İlhan Berk, daha sonra 1940' lara doğru Yeni Edebiyat anlayışı içinde yer almış, Servet-i Fünun (Uyanış), Ses, Yığın, Yeryüzü, Kaynak gibi dergilerde yazmıştır. Türk şiirinin en deneyci şairlerinden biri olan İlhan Berk, durmadan yatak değiştirerek, ama bazı sorunsallara hep bağlı kalarak şiirini günümüze kadar eskitmeden getirmeyi başarmıştır.

    Ödülleri:
    Kül, 1979 TDK Şiir Ödülü.
    İstanbul, 1980 Behçet Necatigil Şiir Ödülü.
    Deniz Eskisi, 1983 Yedi Tepe Şiir Armağanı
    Güzel Irmak, 1988 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü.

    Yapıtları:

    Şiir:
    Güneşi Yakanların Selamı (1978)
    Istanbul (1978
    Günaydın Yeryüzü (1952)
    Türkiye Şarkısı (1953)
    Köroğlu (1955)
    Galile Denizi (1958)
    Çivi Yazısı (1960)
    Otağ (1961)
    Mısırkalyoniğne (1962)
    Âşıkane (1968)
    Taşbaskısı (1975)
    Şenlikname (1976)
    Atlas (1976)
    Kül (1978)
    İstanbul Kitabı (1980)
    Kitaplar Kitabı (1981)(Seçilmiş Şiirler)
    Deniz Eskisi (1982) (Şiirin Gizli Tarihi'ni de içerir.)
    Delta ve Çocuk (1984)
    Galata (1985)
    Güzel Irmak (1988)
    Pera (1990)
    Dün Dağlarda Dolaştım Evde Yoktum (1993)
    Avluya Düşen Gölge (1996)
    Şeyler Kitabı Ev (1997)
    Çok Yaşasın Sayılar (1999)
    Anlatı [değiştir]
    Uzun Bir Adam (1982)
    1984 tokat niksar

    Çeviri:
    A. Rimbaud : Seçme Şiirler (1962)
    Dünya Edebiyatında Aşk Şiirleri (1968)
    Dünya Şiiri (1969)
    Bir İspanyol Çiftçisinin Mezar Taşı - Attila JOZSEF
    Bölge - Guillaume APOLLINAIRE
    Camichi - Max JACOB
    Canto L - Ezra POUND
    En Yüksek Kulenin Türküsü - Arthur RIMBAUD
    Eskil - Arthur RIMBAUD
    Mutluluk - Arthur RIMBAUD
    Nâibin Hikâyesi - Saint John PERSE
    Olmak - André BRETON
    Rondel - Stéphane MALLARMÉ
    Sarı Asma Kuşu - René CHAR
    Sesliler - Arthur RIMBAUD
    Yaz Üzüntüsü - Stéphane MALLARMÉ

    Antoloji:
    Başlangıcından Bugüne Beyit Mısra Antolojisi (1960)
    Aşk Elçisi (1965-antoloji),

    Diğer:
    Şifalı Otlar Kitabı (1982)
    El Yazılarına Vuruyor Güneş (1983)
    E. Pound : Seçme Kantolar (1983)
    Şairin Toprağı (1992)

    Kaynak: Vikipedi

    ...................................................

    İlhan Berk İle Söyleşi
    Türk şiir tarihi bakir bir topraktır


    Söyleşi:Doğan Hızlan

    Şiir üstüne çok yazı yazdınız, şiir kavramı, şiir kuramı çalışmaları deyince İlhan Berk adı geliyor aklımıza. Bu yazılar şiirinizin bir tür oluşum güncesi sayılabilir mi?

    Her insan uğraşı üstüne düşünür, bundan doğal birşey olamaz. Bir çilingir, bir kunduracı, bir marangoz uğraşısının gizleri ne denli-kendisinden önce gelenlerce-saptanmış olursa olsun, yine de düşünmekten kendini alıkoyamaz. Bilinenin dışına çıkmak için yeni düğümler, yeni ilmikler, yeni çözüm yolları arar. Bu bir yaratıcıysa, daha da kaçınılmaz olur bu. Nedeni de binlerce yolun içinden kendi yolunu kendi çizecektir. Bunun başka bir çıkar yolu yoktur. Üstelik, bunu ta baştan yapmak zorundadır. Orada gidip gelecektir çünkü, orasını ekip biçecek, böylece de: 'Ben bu dünyadan geçtim!' diyecektir. Bir ozanın, bir yaratıcının bunu diyebilmesi için de, bu yolun gerçekten onun olması, üstüne tapulaması gerekir. Bunsuz bir yaratıcının varlığı çok su götürür. Dahası, yoktur. Her ozanın ölüm-kalım sorunu önce burda yatar.

    Her ozan gibi ben de işin başında kendi kazacağım yolu düşündüm. Bunun için de benden önceki yolları inceledim, taşları, kumu, çakılı nasıl karacağımı, onları nasıl dökeceğimi araştırdım. Böylece o bildiğiniz yolu döktüm. Şiir öğretilmez, öğrenilmez: Bulunur. Böyle diyorum, çünkü her ozan kendi tarlasını kendi kazar, ordan çıkardığı da başka kimseninkine benzemez. Toprağın birçok damarlarından yararlanarak kendi alışımını ortaya çıkarır. Ben: 'Yalnız ozanların öğretmeni yoktur.' derken, bunu söylemek istemişimdir. Bugün 'şiir kavramı, şiir kuramı' diye, şiir üstüne yazdığım yazılara baktığımda, şiiri çok değişik anladığımı anlattığımı görüyorum. Ama bu çoğunlukla yazdığım yazılara böyledir. Şiirimde öyle sanıldığı gibi büyük değişikler yok gibi geliyor bana. Aslında, 'kuram' bir ozanın yazdığı, şiirlerinin koyduğu kurumda aranmalıdır. Ondan çıkarılmalıdır: Söylediklerinden, yazdıklarından değil. 'Ne kadar kuram varsa, o kadar ozan vardır' sözü de bu yüzden doğrudur. Her ozan hayatına, şiirine baktığında çok değişik yollardan geçtiğini sanabilir ama, esasta bu yol tektir, ve de bu kendine çizdiği-baştanberi- yoldan başka birşey değildir. Ya da bu bana böyle görünüyor.

    Şiir çizginiz değişimler gösterdi. Özellikle İkinci Yeni diye adlandırılan akımın da savunucuları arasında sayılıyorsunuz. İkinci Yeni neydi, böyle bir akım var mıydı? Türk şiirine yararı mı oldu zararı mı?

    Şiir bir dil sorunsalıdır. Dili bulmadır. Dili bulmakda, yine onunla gide gele, yıkana, yoğrula olur. Bir şiirin koyduğu değişik çizgiler özle biçimden çok yine 'şiir dili' dediğimiz, her ozanın dilinde kendini belli eder. Başlangıçta bu dilin girip çıkmadığı çukur, oyuk, yol, tepe yok gibidir. Yöresini araştırma, toprağını bulma çabasının ta kendisidir bu. Giderek, kendi seçmesini yapar dil. Ayrıkotlarını temizler, girip çıktığı çıkmaz sokakları bırakır, kokladığı, kazdığı su yollarını bir kıyıya iter, sonunda deltasına yerleşir, sınırını çizer, otağını kurar. Bir ozanın şiir çizgisinin değişikliği dediğimiz bu dildir işte. Sizin benim şiir çizgimin değişiklikler gösterdiğini söylemeniz de bundan başka bir şey değildir sanırım. Öte yandan, her ozanda açık-kapalı bunu görebiliriz. İkinci Yeni'ye gelince, Türk şiir tarihi hiç kimsenin merakını çekmemiş bir topraktır. Ne irdelenmiş, ne de üstüne eğilinmiştir. Bakir bir toprak olduğu için de herkes üstüne birşeyler söyleyegelmiştir. Bir gün Türk şiiri incelendiğinde İkinci Yeni'nin Türk şiirinde ayrı bir damar olduğu anlaşılacaktır. Bunca zengin olan eski şiirimiz, Tanzimatla -onu izleyen bütün yenileşme çabaları da gözönünde bulundurulduğunda- Cumhuriyetle büyük çizgiler koyarak gelmiş değildir. Cumhuriyet şiiri, Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Nâzım Hikmet demektir. Topu topu üç çizgidir yani. Orhan Veli, ve arkadaşlarıyla bir dördüncü çizgi gündeme girmiştir.

    İyice bakılırsa İkinci Yeni'nin bir beşinci çizgi olduğu görülecektir. İkinci Yeni'nin koyduğu bu beşinci çizgidir. Şiirimizi 'teşrih masasına' yatırma, onu havalandırmadır bu. Bugün Nâzım Hikmet şiiri değişik biçimde de olsa-bir alt gelenek olarak vardır. Sürdürülmektedir. Bu aşılmış değildir. Onun yörüngesinde dönmektedir. Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet şiiri, böyle bir gelenek koymamıştır. Ama bir ara yol olarak açıktır. İkinci Yeni'ye gelince, elbet o da baştaki gibi kalmamış, değişmiştir, ama bir çizgidir o şiirimizde. Giderek alanını daha da genişletmektedir. Bundan kimsenin kuşkusu olmamalı. Nâzım Hikmet'in koyduğu şiirle hesaplaşa, çarpışa, yeni sularla yıkanarak, yeni boyutlar edinerek sürüyor. İkinci Yeni'nin bir akım olduğunu söylemeye herkes korkuyor. Akım ne sanılıyor? Bir ulusun şiirini 'allakbullak edip, yalnız onun egemen olması mı? Dünya şiir tarihinde böyle bir şey yoktur. Akım, bir ulusun şiirinde yeni bir çizgi demektir. Bazı ozanların bir çağa parmak kaldırmasıdır. Öte yandan, İkinci Yeni, bugün -başlangıcı düşünürsek- giderek kendi toprağını bulma yolundadır da. Ağababasının Ahmet Haşim olduğunu hergün daha bir anlamadadır. Köksüz değildir yani.

    Değişkenlik gösteren şiirlerinizin ana çizgisini saptayabilir misiniz?

    Ben şiirimi değiştirecek büyük yaşamalar, büyük inişler çıkışlar yaşamadım diye düşünürüm kendimi. Şiirle gittim geldim ben. Asıl alış-verişim onunla oldu. Onunla dövüştüm, cebelleştim, yattım kalktım. Bir değişiklik koyuyorsa, bu cebelleşmenin değişikliğidir bu. Şiirimin ana çizgisini saptamak her ne kadar benim işim değilse de, dilde, dili kullanışımda aranmalıdır bu. Özün bende baştan beri pek değiştiği kanısında değilim. Öz gibi, biçim değişikliklerinede uğramamıştır şiirim. Değişik gibi görünen biçimler, özler dilden gelmektedir, dilin kullanış biçiminden diye düşünüyorum. Ben bir dil simyacısıyım. Tek gerecim o. Her yerde onu ararım. Evliya Çelebi'ye, Hammer'e, Katip Çelebi'ye, Batuta'ya daha nicelerine düşüşüm, fermanlara, araç gereç kitaplarına, el ilanlarına değin uzanışım bundandır hep. Çağların diliyle yıkanmak isterim. Benim dil anlayışım böyle bir gelenek kurar. Böylece bu elimdeki dille iki üç elle yazarım. Şiirimin değişik çizgiler koyması bundandır, dilin kullanılış biçiminden gelir. Elbette yaşamımdaki acıları, sevinçleri, bir yana attığımı, onların bir öz-biçim alışverişini oluşturmadığını söyleyecek değilim. Ama egemenlik hep dildedir, yansırsa ordan yansır bu. Konular, özler pek değişmez bende. Yıllardır seviler, kent yaşamları, doğa, insan görüleri olmuştur konularım. Değişkenlik hep dili kullanışımdan, kimi onun üstüne üstüne yürüyüşümden, kimi uyumumdan, kimi onu silmek istememden gelmiştir. Dilin beli nerde gelmişse, ben ordayımdır. Tek elle yazmak sıkar beni. Bu yüzden sık sık el değiştiririm. Dilin sıfır noktasına dönerim çoğunlukla. Bir yıldır elli ot üstünde çalıştım. On yıldır da bu elli otu nasıl anlatabilirim diye düşündüm. Dili bulunca bir yılda tamamlandı bu. Otlarla gide gele, onlarla yata kalka başlayan bu serüven; ancak dili bulduğumda tamamlandı. Şifalı Otlar Kitabı'nın yaşamı da bu dil serüveninden başka bir şey değildir. Şimdi de bu yolculuğu hayvanlara, sulara, madenlere, kuşlara, böceklere, taşlara değin sürdürmek istiyorum. Şifalı Otlar Kitabı'nı yazarken öyle bir yere geldim ki, nesnel bir algı, imge koymayan hiçbir sözcük beni ilgilendirmez oldu. Çağrışımlar, kavramlar, simgeler, (şiirin bu kanser sözcükleri) yokoluverdiler. Dokunulmayan hiçbir nesneye bakamaz oldum.

    Bugün Türk şiirinin vardığı düzeyi yeterli buluyor musunuz? Bugünkü Türk Şiir geleneğimizden yararlanabiliyor mu? Yararlanıyorsa nasıl, yararlanmıyorsa neden?

    Sevgili Doğan Hızlan, 'Bugünkü Türk şiirinin vardığı düzeyi yeterli buluyor musunuz?' diye bir soru bana göre değil. Yanıtı çoktan: Hayır, hayır elbet. Türk şiirinin geleneğinden yararlanıyor muyuza gelince: Duralım burda biraz. Büyük bir şiir olan eski şiirimiz, Fransız, İngiliz, Alman şiiri gibi bir gelenek koymaz. Ben geleneği dile çok bağlı diye düşünürüm. Tarihi, ekini, düşünü bir yana atmam ama, onları da dilin içinde düşündüğüm için bizim bir Fransız, Alman, İngiliz şiiri gibi bir geleneğimiz yoktur. Bir Fransız Villon'dan, bir İngiliz Chaucer'dan bir Alman Goethe'den yararlanırken, biz aynı biçimde eski şiirimizden yararlanamayız. Biz hâlâ elimizdeki gereci (dili) yoğurmakla, onu kurmakla cebelleşiyoruz. Gelenekten ben dili anlıyorum dediğim zaman bunu söylemek istiyorum. Salah Birsel'le biz bir zamanlar eski şiirimizden nasıl yararlanırız diye düşündüğümüzde, ben eski şiirimizden, ondaki sesten yola çıkmayı öne sürmüştüm. Bunun için de bir zaman eski şiirimizden beyitler ezberleyip, o sesleri şiirimizde kullanmaya çalıştık'. Bir ulusun düşünce tarihi şiirdeki seslere yansır diye düşünüyorduk. Bu yaklaşımı bir yana atmamak gereğini duyduk. Bugün de bunun geçerliliğini ileri sürebilirim. Gelenekten biz böyle yararlanabiliriz derim, yararlanabilirsek. Aslında biz kendi geleneğimizi kendi kuran o yıldızlar kümeleriyiz. Bizim göğümüz boş. Bir Ahmet Haşim, bir Yahya Kemal, bir Nâzım bunda bize yardımcı olabilir diyorum. Onların bir çizgileri vardır çünkü. Oraları kazmalıyız derim, oralardan çıkaracağımızla yetinelim demiyorum elbet; ama ben önümüzde onları görüyorum gelenek diye. hepsi bu...

    (Gösteri, Ağustos 1981)

    Yavaş yavaş geçtim kalabalıkların arasından

    Yavaş yavaş geçtim kalabalıkların arasından
    bir deniz çarpması gibi çoğalta çoğalta geçen
    geçtiği yeri
    yavaş yavaş çıktım içimden.Dokundum
    yavaş yavaş acıya,kuvarsa,şiire
    yavaş yavaş tarttım suyu,anladım nedir ağırlık
    kokular
    coğrafya.
    Eğildim sonra gövdeyi tanıdım ve düzenini
    gördüm sessizliğin dümdüzlüğünü
    gördüm yinelemedi gördüğüm hiçbir şey
    böyle yavaş yavaş geçtim insandan insana
    insanlaştırdım yavaş yavaş dışımı
    böyle karıştım kalabalıklara
    kalabalıklaştım böylece..

    İlhan Berk

    19 Aralık 2010 Pazar

    Victor Jara (1932-1973)

    Víctor Lidio Jara Martínez (23 Eylül 1932 Santiago, Şili; - tahminen 16 Eylül 1973), Şilili şarkıcı ve müzisyen. Şili kültür ve müziğinde son derece önemli etkileri olmuş bir sanatçıdır. Hayatı ve müziği ülkesinin aynası olmuş, içinde yaşadığı zamanı ve felsefesini yansıtmıştır.

    Victor Jara Santiago' da Lonquén köyünde doğmuştur. Ebeveynleri çiftçidir. Babası Manuel basit bir kahya iken, annesi Amanda ailesinin geçimi için çok sayıda işte çalışmıştır. Birçok ailede olduğu gibi babası alkol problemleri çekmekte ve annesine kötü muamele yapmaktaydı. Babası aileyi terk ettikten sonra annesi Amanda ailenin bakımıyla tek başına ilgilenir. Annesi Victor Jara'nın hayatında çok önemli bir parçadır. O da şarkı söyleyip, gitar çalmış, bunları ve şili folk müziğini oğluna öğretmiştir. Annesiyle beraber geçirdiği zamanın, müzik hayatına adım atmasında çok önemli etkileri olmuştur. Annesinin ölümünden sonra muhasebe eğitimini yarım bırakmış ve ilahiyat okumak istemiş, ancak bu sadece 2 yıl sürmüştür.

    Dine olan inancını kaybettikten sonra işsiz olarak Lonquén 'e döner ve yakın arkadaşları ile kendini folklor tahsiline adar. Bu zaman zarfında tiyatroya ilgisi gelişir ve Universidad de Chile' de tiyatro okuluna başlar. Bu ve takip eden yıllarda Victor Jara çok sayıda tiyatro yapımında (mesela Carmina Burana) yer alır. Violeta Parra' a ilk defa rastladığında, tekrar folklor söylemeye ve okumaya başlar. Parra, şarkıcı, Santiago' da küçük bir cafe sahibi ve geleneksel Şili folk müziği hayranı bir sanatçıdır. Victor Jara ona bu cafede yardım eder ve şarkı söyler.

    Victor Jara, diğer şarkıcılarla birlikte Salvador Allende ve sol partilerini birleştiği bir hareket oalan Unidad Popular yararına birçok konser verir. 11 Eylül 1973'de Augusto Pinochet'nin gerçekleştirdiği darbe sırasında, Victor Jara Teknik Üniversite 'deki işi başında tutuklanır ve birçok yoldaşı gibi Estadio Chile' de (Şili stadyumu) işkence görür. Bir daha gitar çalamaması için elleri kırılır. Hatta bu korkunç işkenceler sırasında bile Jara, Unidad Popular 'ın şarkısını söylemeye çalışmaktadır (Venceremos). Nihayetinde vahşice dövülen Jara, bir makinalı tüfekle öldürülür ve cesedi Santiago Mezarlığı yakınında bulunur. Fakat Karısı yine de onu onurlu bir şekilde defnetme imkânını bulur. Akabinde Şili'yi terk eden karısı 1994'te onuruna "Fundación Víctor Jara" yı kurar.

    Şili' deki Pravda muhabiri Vladimir Çernisev, Jara'nın son anlarını şöyle anlatıyor:
    "Victor Jara dudaklarında şarkıyla öldü. Onu yanından hiç ayırmadığı refakatçisiyle, gitarıyla birlikte stadyuma getirdiler. Ve şarkı söylemeye başladı. Öbür tutuklular, gardiyanların ateş açma tehdidine rağmen melodiye eşlik etmeye başladılar. Sonra bir subayın emri ile askerler Victor'un ellerini kırdılar. Artık gitar çalmıyordu, ama zayıf bir sesle şarkı söylemeyi sürdürdü. Bir dipçikle kafasını parçaladılar ve diğer tutuklulara ibret olsun diye ellerini kesip tribünlerin önüne astılar"
    Vladimir Çernisev

    Victor Jara'nın yaşamı, parçaları ile güçlü bir şekilde insanlara seslenen entelektüel bir şarkıcıyı işaret etmiştir. Bu yüzden şarkıları gücünün sertifikası haline gelmiştir.
    Eylül 2003 tarihinde öldürülmesinin 30. yıldönümünde öldürüldüğü Estadio Chile stadyumunun ismi Estadio Víctor Jara olarak değiştirilmiştir.

    9 Aralık 2004' de ölümünden 31 yıl sonra yargıç Juan Carlos Urrutia emekli subay Mario Manríquez Bravo hakkında dava açar. Bravo, Jara öldürüldüğü sırada Estadio Chile 'de en üst rütbedeki subay olup staduyumun kumandası onun sorumluluğunda olduğundan ölümlerden de o sorumlu tutulmaktadır.

    Alıntı: Vikipedi

    Bildirge

    Ne türkü söyleme aşkımdan ne de sesimi
    Dinletmek için değil bunca türkü söylemem.
    Benim namuslu gitarımın sesi
    Hem duygulu hem de haklıdır.
    Dünyanın yüreğinden çıkar
    Bir güvercin gibi kanatlı
    Kutsal su gibi şefkatli,
    Okşar gitarım öleni ve yiğidi.
    Şarkım amacına kavuşur
    Violetta'nın dediği gibi.
    Pırıl pırıl coşkulu durmak bilmez
    Ve bahar kokan bir işçidir!

    Gitarım ne zenginlerin gitarıdır,
    Ne de başka bir şeyin.
    Şarkım bir yapı iskelesidir
    Eriştirir bizi yıldızlara.
    Katıksız gerçekleri şarkısında
    Söylerken bir insan ölmek pahasına,
    Anlamını bulur o şarkı
    Damarlarında atarken.

    Şarkım ne gelip geçici övgüler düzer
    Ne de başkalarına ün katar,
    Yoksul ülkemin
    Kök salmıştır toprağına.
    Orada, her şeyin bittiği
    Ve her şeyin başladığı yerde,
    Söylerim o her zaman yiğit ve derin
    Sonsuza dek yeni olacak şarkıyı.

    (Victor Jara)

    "18 eylül 1973 , salı..

    Sokağa çıkma yasağının bitişinden yaklaşık yarım saat sonra ön kapı , sanki birisi zorla girmeye çalışıyormuş gibi sallandı..

    Kapı kilitliydi ; banyo penceresinden bakınca kapıda bir delikanlının durduğunu gördüm.. Zarar verecek birisine benzemiyordu.. Aşağı indim kapıyı açtım.. delikanlı alçak sesle , ‘Victor jara’ nın eşini arıyorum’ dedi.. ‘Evi burası mı.. lütfen, bana güvenebilirsiniz.. Dostum ben..' kimliğini çıkarıp uzattı.. 'İçeri girebilir miyim.. sizle konuşmam gerekiyor..' gergin ve tedirgin görünüyordu.. fısıldayarak , ‘Komünist gençlik üyelerindenim..' dedi..

    İçeri aldım , salonda karşılıklı oturduk.. 'Çok özür dilerim,' dedi, 'Sizi bulmam gerekiyordu.. Maalesef.. Victor’un öldüğünü bildirmek durumundayım.. Bedenini morgda bulmuşlar..Orada çalışan yoldaşlardan birisi tanımış.. Lütfen cesur olun.. O mu , değil mi kesin anlamak için benle gelmelisiniz.. Lacivert iç çamaşırı mı giymişti.. Lütfen gelmelisiniz çünkü ceset kırk sekiz saattir morgdaymış ve kimse sahip çıkmazsa toplu mezarlardan birine gömecekler..’

    Yarım saat sonra direksiyonda, yanımda delikanlıyla santiago sokaklarını zombi misali geçiyordum.. Adı hector’du ve bir haftadır morgda, her gün getirilen cesetlerin kimlik tanımlamalarını yapmaya uğraşıyordu.. Kibar, duyarlı bir gençti ve beni almaya gelmekle büyük tehlikeye atılmıştı.. Çalışan sıfatıyla giriş kartına sahipti ve bu sayede beni genel mezarlığın hemen yanındaki morgun küçük yan kapısından içeri soktu..

    Şoka rağmen bedenim işlemeyi sürdürüyordu.. Belki dışarıdan bakanlara normal ve kendime hakim görünmüşümdür.. Gözlerim görmeye, burnum koku almaya, ayaklarım yürümeye devam ediyordu..

    Karanlık bir geçitten büyük bir salona çıktık.. Zemini kaplayan, köşelere yığılı , çoğu baştan aşağı yaralı , kimisinin elleri hala arkasından bağlı çıplak cesetlerin yanından geçerken yeni arkadaşım Hector koluma girdi.. Genci, yaşlısı.. Yüzlerce ceset vardı.. Çoğunluğu işçi görünüşlüydü.. Yüzlerce ceset, suratlarına kokuya karşı bez maskeler takılı morg çalışanlarınca ayaklarından sürüklenerek getiriliyor , yığınların üstüne fırlatılıyordu.. Salonun ortasından, Victor’ u bulmamak istercesine durdum.. İçimi öfke kaplamıştı.. Haykıracağımı, sövmeye başlayacağımı fark eden Hector, 'Lütfen ,' dedi, 'Hiçbir şey belli etmemelisiniz..' Başımız belaya girebilir.. Lütfen sessiz kalın.. Gidip ne tarafa bakacağımızı sorayım.. Burası değil galiba..'

    Yukarı çıkmamız söylendi.. Bina öylesine cesetle dolmuştu ki idari ofisler bile boş değildi.. Uzun bir koridor.. Kapılar.. Kapılar.. Yerlerde yatan, bu sefer giyimli, öğrenci görünüşlü on, yirmi, otuz, kırk, elli ceset.. Ve işte orada, dizili cesetlerin ortasında Victor’ u buldum..

    Zayıf, kupkuru görünüyordu.. Ama victor’ du.. Bir haftada bu kadar çökertecek neler yapmışlardı aşkıma.. Gözleri açıktı ve kafasındaki ürkütücü yarayla yanaklarındaki morluklara rağmen meydan okurcasına hiddetle ileri bakar gibiydi.. Giysileri yırtılmıştı.. Pantolonu ayak bileklerine indirilmiş, kazağı koltuk altlarına sıyrılmıştı.. Lacivert donu bir bıçak veya süngüyle delinmiş gibi görünüyordu.. Göğsü delik deşikti ve karnında kocaman bir yarık vardı.. Elleri, bileklerinden kırılmış gibi tuhaf bir açıyla duruyordu.. Ama bu victor’ du.. Kocamdı.. Aşkımdı..

    Bir yanım o anda ölüverdi.. Orada dikilirken içimdeki bir şeyin ölüşünü hissettim.. Kıpırdayamıyor, konuşamıyordum.."

    Victor JARA , Yarım Kalan Şarkı Joan JARA
    Çeviri: Algan SEZGİNTÜREDİ, VERSUS KİTAP, Mayıs 2010..



    .......

    Şili' de sosyalist hükümete karşı gerçekleştirilen askei darbenin ilk günlerinde öldürülen müzisyen Jara' nın ölüümüyle ilgili adli tıp raporu da ortaya çıktı.
    Ercan COŞKUN
    İstanbul - BİA Haber Merkezi
    29 Kasım 2009, Pazar

    Şili' de 1973 yılında sosyalist Allende hükümetine yapılan darbenin ilk günlerinde katledilen efsanevi şarkıcı Victor Jara'nın ölümünde sır perdesi aralanıyor. Victor Jara Vakfı, şarkıcının cesedi üzerinde yapılan otopsi sonucunda elde edilen adli tıp raporunun ellerinde olduğunu açıkladı ve bu raporla ilgili bir basın açıklaması yapacaklarını duyurdu. Şarkıcının öldürülmeden önce ellerinin dipçikle kırıldığını, kafa, omuz, kol ve bacaklarına 44 kez ateş edildiğini belgeleyen rapor, davayı takip eden mahkemenin yargıcı Juan Eduardo Fuentes Belmar'a da gönderildi.

    Yargıç Fuentes 15 Mayıs 2008 tarihinde davayı Santiago Stadyumu' ndaki en üst rütbeli asker olan emekli albay Cesar Manriquez Bravo' yu suçlu bulduğunu söyleyerek kapatmıştı. Ancak şarkıcının dul eşi 82 yaşındaki Joan Jara' nın da kurucuları arasında olduğu Victor Jara Vakfı olayın peşini bırakmadı. Vakfın 2004 yılında Victor Jara Stadyumu adı verilen o stadyumdan kurtulanları ifade vermeye, dolayısıyla mahkemeye kanıt sunmaya ikna etmesiyle, şarkıcının cinayet davası geçen yıl ivme kazandı. Soruşturmayı yürütenler, Pinochet ordusunda görev yapmış yüzlerce eski askeri sorguya çekti, haziran ayında da tam bir otopsi için Jara'nın cesedi mezarından çıkarıldı.
    Tetiği çeken "El Loco"

    Jara'nın ölümüyle ilgili olarak çoğu eski asker konuşmayı kabul etmezken, darbeden 5 ay önce askere alınan ve o tarihte 18 yaşında olan Jose Paredes Marquez adlı bir asker, cinayeti anlatarak sorumluların adlarını verdi. Paredes'in ifadesine göre Victor Jara 11 Eylül 1973 tarihinde gerçekleşen darbeden bir gün sonra Santiago Stadyumu'na getirildi.

    Dört gün süren işkencelerin ardından 17 Eylül 1973 tarihinde yüzü şişmiş ve elleri tüfek dipçiğiyle kırılmış halde stadyumdaki soyunma odalarından birine getirildi. "El Loco" (Deli) lakaplı düşük rütbeli bir subay tabancasını Jara'nın şakağına dayayarak Rus ruleti oynamaya başladı. Ta ki kurşun denk gelip Jara'nın kafatasına saplanana kadar. Jara'nın bedeni sarsılarak yere yığıldı.

    Ardından Paredes de içlerinde olmak üzere odadaki askerler tarafından Jara'nın cesedine 43 kez ateş edildi. Aynı odada Jara'nın ölümüne tanıklık eden 14 kişi de geride görgü tanığı bırakmamak için makineli tüfekle öldürüldü. Bu sırada rütbeli subay Nelson Edgardo Haase Mazzei soruşturma masasının arkasında oturuyor ve olan biteni seyrediyordu.

    Ülkenin orta kısmında marangozluk yapan 55 yaşındaki Paredes bu ifadesinden sonra tutuklanarak cezaevine konuldu.
    Joan Jara: "Cinayetin sorumlusu Pinochet ve tüm darbecilerdir"

    Ne var ki, bu yeminli ifadesini iki kez imzaladığı halde Paredes, bir grup eski askerin kendisine avukat bulması ve askeri bir cezaevine transfer edilmesinin ardından söylediklerinden vazgeçti. Paredes ifadesini psikolojik baskı altında imzaladığını, o dönem kendi birliğinin başka yerde bulunduğunu, dolayısıyla Jara'nın ölümünü anlatmasının mümkün olmadığını, stadyumun soyunma odasında olanları günler sonra başka bir birlikteki askerlerden duyduğunu söyledi.

    Paredes kendini savunmak için ayrıca "savaş sırasında verilen emirlere uymak zorunda olduğunu" da ekledi. Jara'nın avukatı Nelson Caucoto ise ifadenin doğru olduğunu belirterek "Ortada bir kurşun varsa, silah da vardır. Erin arkasında rütbeli bir subayın emir var. Subayı bulmaya çalışıyoruz" diye konuştu.

    Sanatçının dul eşi Joan Jara da, o dönem verilen emri reddetse ölecek olan Paredes'in, cinayetten sorumlu tutulan tek kişi olmaması gerektiğini belirterek, "Onun suçlu olduğunu düşünmüyorum. Tek suçlu, ölüm ve işkence emrini veren Pinochet ile bundan keyif alan, bunun parçası olan herkes" dedi. Şili'de Augusto Pinochet'in başkanlığındaki 1973-1990 yılları arasındaki askeri cunta döneminde 3 binden fazla insan öldürülmüş, 28 binden fazla kişi işkence görmüştü.
    Şili'de askeri darbe

    Sosyalist Allende hükümetinin ve Jara'nın kulaktan kulağa dolaşan ve resmi olmayan hikayesi ise şöyledir:

    11 Eylül 1973 günü sabahı jetler Şili Başkanlık Sarayı'nın üzerinde uçarken; keskin nişancılar çoktan sarayın çevresini sarmıştı. Tanklar bütün yolları tutmuş, Allende yanlısı tüm radyo istasyonları susturulmuştu. Sabah saatlerinde, Şili'de başkanlık sarayının tanklarla sarıldığının, çeşitli yerlerde çatışmaların meydana geldiğinin haberini alanlar, bulundukları yerlerde radyolarını açtıklarında Devlet Başkanı Salvador Allende'nin vedasına tanık oldular:

    "Ülkemin işçileri, Şili'ye ve kaderine güven besliyorum. Hainlerin kendilerini kabul ettirmek istedikleri bu karanlık ve kötü anlarda, er ya da geç yeni bir toplum kurmaya layık insanlar için geniş caddelerin yeniden açılacağını bilmelisiniz. Yaşasın Şili! Yaşasın halk! Yaşasın işçiler! Benim son sözlerim bunlar ve ben kendi kendimi boşu boşuna feda etmediğime inanıyorum. Alçaklığı, vefasızlığı ve hainliği mahkûm edecekler için ölümümün bir ahlâk dersi olacağına eminim..."

    Santiago stadyumundan havalanan güvercin

    Bu sözlerinden kısa bir süre sonra Allende elinde silahıyla çatışarak öldü. Başkanlık Sarayı'nın düşmesinden sonra Şili sokaklarında bir sürek avı başladı. Allende'nin sosyalist yönetimine gönül vermiş insanlar bir bir toplanmaya başladı. Geniş çaplı gözaltılar, tutuklamalar başlatıldı, üniversitelerden öğrenciler toplandı. Toplananların sayısı o kadar fazlaydı ki, karakollar, hapishaneler hepsini almaya yetmedi.

    Bir gün sonra Victor Jara da içlerinde binlerce kişi Santiago Stadyumu'na getirildi. Stadyumda işkenceli sorgular çoktan başlamıştı bile. Ama Victor Jara bunu kabul etmedi. Katledilen yoldaşı Allende'nin acısını duyduğu halde stadyumdakilere güç verebilmek için gitarının tellerine dokundu. Santiago Stadyumu'ndan 'şefkatli bir güvercin' havalanıyordu. Gitarın telleri binlerce kişinin yüreklerini titretiyor, postalların, namluların gölgesinde kıpırdanmalar başlıyordu. Daha önce hiç söylemediği, orada düşünüp yazdığı bir şarkıyı söylüyordu Jara. "Beşbin kişiyiz burada" diye başlıyordu şarkı:

    "Beş bin kişiyiz
    Kimbilir kaç kişidir
    Bütün şehirlerde ve bütün ülkede
    Tohum eken ve fabrika işleten
    Yalnız burada onbin el"
    Pete Seeger: "Victor Jara ölmeyecek!"

    Gitarın sesini duyan bir asker Jara' ya yaklaştı. Stadyumdakilere ibret olsun diye tüfeğini, kaldırdı, dipçiğiyle Jara'nın ellerine vurarak parmaklarını kırdı. Ama Jara'yı susturamadılar. Bu sefer var gücüyle Venceremos marşını söylemeye başladı Jara. Üstelik şimdi yalnız da değildi. Stadyumdaki onlarca yüzlerce binlerce ses de Jara'nın sesine katılıyor, Venceremos (Kazanacağız) diye haykırıyordu. Jara'nın istediği de buydu. Generallerin karşısına çıkartıldı Jara 'Bir kez de bize söylesene' dediler. O da öyle yaptı. Önce gitara vuran elleri kesildi Jara'nın, sonra şarkı söyleyen dili. Yetmedi. Jara'nın sesi kurşuna dizilerek kesildi. Ancak Santiago Stadyumu' nda söylenen türkü hafızalara adeta kazındı, dilden dile aktarılarak bugünlere kadar ulaştı.. (Ercan Coşkun)